Edebiyatımızda Mevlid ve Vesiletü’n-Necât


Mevlid
Mevlid

Mevlid; “Hz. Muhammed’in doğumunu ve hayatını anlatan mesnevi”, “Bu mesnevinin okunduğu dini tören”, “Doğma, doğum”, “Doğum yeri, insanın doğduğu yer” anlamlarına gelen Arapça bir kelimedir. Edebiyatta mevlid, Hz. Peygamberin [sallallahu aleyhi ve sellem] doğumunu, doğumu esnasında yaşananları, peygamberliğini ve daha sonra yaşananları anlatan manzum türün adıdır. Bu tanımdan hareketle mevlide “manzum siyer” demek pek yanlış olmasa gerek.

Mevlid türünün ilk örnekleri Arap edebiyatında verilmiştir. Bu tür, Hz. Peygamberin [s.a.v.] vefatından sonra ortaya çıkmıştır. Mevlidlerin beslendiği kaynak, genel olarak Efendimizin hayatı ve megâzî kitaplarıdır.

Türk Edebiyatında Vesiletün Necat

Türk edebiyatında Süleyman Çelebi’nin “Vesiletü’n-Necât” adlı şiiri, bilinen en yaygın mevliddir. Eser, miladi 1409 yılında tamamlamıştır. 732 beyitlik eser, “mesnevi” nazım şekliyle kaleme alınmıştır. Türk edebiyatında mevlid türünde eser veren şairlerin sayısı, Hasibe Mazıoğlu’nun yaptığı bir çalışmada, elli dokuz olarak ifade edilmiştir. Bu şairlerden bazıları birkaç mevlid kaleme almıştır. Edebiyatımızda bu türde, iki yüze yakın eser vardır.

Yakın zamana kadar Türk Edebiyatındaki ilk mevlid, Süleyman Çelebi’nin “Vesiletü’n-Necât” adlı eseri olarak kabul görürken son dönemde yapılan araştırmalar, bu konuda yeni bir bilgi ortaya koymuştur. Yeni bilgilere göre Süleyman Çelebi’den iki yıl önce [M. 1407] Ahmedi’nin [ö. 1412] kaleme aldığı mevlid ilk mevliddir. Araştırmacılar arasında Ahmedi’den 19 yıl önce Mustafa Darir’in “Tercüme-i Siyer-i Nebi” [M. 1388] isimli yarı tercüme yarı telif eserindeki kimi manzum kısımların Türk Edebiyatındaki ilk mevlid örneği olduğunu kabul edenler de vardır. “Tercüme-i Siyer-i Nebi” tercüme bir eser olmasına rağmen Darir, bu esere telif metinler de eklemiştir. Çelebi’nin mevlidiyle bu eserdeki bazı manzum kısımların aşırı benzerlik göstermesi, onun Darir’in eserinden haberdar olduğu ve etkilendiği düşüncesini akla getirmektedir.

Mevlidler

Edebiyatımızda en meşuh mevlidler, Süleyman Çelebi’nin Vesîletü’n-Necât’ı, Şemseddin Sivasi’nin Mevlid’i, Ahmed Fehmi’nin Mevlid’i ve Hamdullah Hamdî’nin Ahmediyye’sidir. Biz bu çalışmada, Süleyman Çelebi’nin mevlidi ve bu mevlidin “münacat ve mirac” bahirlerinden aldığımız beyitler (onar beyit) üzerinde durmaya çalışacağız. “Vesiletü’n-Necât” kurtuluş vesilesi demektir. Şair, bu şiir vesilesiyle Allah Teala’dan af, Efendimizden şefaat talep etmektedir. Eser, münacat, viladet, risalet, mirac, rıhlet ve dua bölümlerinden meydana gelir. Şiir; “fâilâtün, fâilâtün, fâilün” kalıbıyla yazılmıştır. Bu kalıp için edebiyatımızdaki en yaygın aruz kalıbıdır diyebiliriz. Bu yaygınlığın sebebi belki de hece sayısının on bir olmasıdır. Aruzun bu kalıbının edebiyatımızda bu kadar yaygın kullanılmasını hecenin aruz üzerindeki etkisi olarak görmek de mümkündür. Zira geçmişi aruzdan çok önceye, sözlü edebiyat dönemine dayanan milli veznimiz hecede de on birli kalıp en çok kullanılan kalıpların başında gelir.

Mevlidlerde İslam inancına aykırı görüş ve düşüncelere yer verilmemiştir. “Vesiletü’n-Necât” da diğer bütün mevlidler gibi ehl-i sünneti merkeze almış, ayet ve hadislerden iktibaslar yapmış, onlara telmihlerde bulunmuştur. Şiire; “Allah adın zikr idelüm evvela” diye başlayan Çelebi, daha sonra gelen mısralarda, Allah adını anmanın hikmet ve güzellikleri üzerinde durur. Şiirin ilk mısrası; şiirden asırlar sonra söylense de bu satırla aynı mânâya gelen bir başka vecizeyi hatırlatıyor insana; “Bismillah her hayrın başıdır.”

Bütün dinî iktibas ve telmihlere rağmen mevlidler, dokunulmaz ve “kutsal” metinler değildir. Halk arasında bu şiirlere hürmette ölçüyü kaçıranların varlığı da bir vakıadır. Kimileri, mevlidi dinin bir rüknü gibi görüp algılamaktadır ki bu düşünce son derece yanlıştır. Kimileri de Allah’ı [c.c.] ve Efendimizi [s.a.v.] anmak için bir “vesile” olan bu şiirlere karşı son derece kaba bir tavır sergilemektedir ki bu da birincisi kadar yanlıştır. Yine halk arasında kelime; “mevlid” şeklinde değil de galat-ı meşhur olarak mevlüt şeklinde kullanılmaktadır.

Vesiletün Necat’ın Dili

“Vesiletü’n-Necât”ın dili, oldukça dikkat çekicidir. Şiirin lirik, didaktik, coşkun ve samimi bir dili vardır. Divan edebiyatının yoğun bir şekilde Fars dili etkisinde olduğu bu yüzyılda Çelebi, Batı (Oğuz) Türkçesinin en zirve eserlerinden birini vermiştir. Eserin dili bugün bile çok rahat anlaşılabilen bir yapıya sahiptir. Eser bu özelliği ile de ayrıca dikkate değerdir.

Münacat Bahri’nin salavat beytinden sonraki on beytinde yedi kez “Allah” lafzı geçmektedir; bu lafza esma-i hüsnadan dört ism-i celileyi “Kerim, Rahim, Gani, Cebbar” “Allah” lafzı yerine kullanılan “ilah” ve “padişah” kelimelerini de ekleyebiliriz. Şair, Münacat Bahri’nde, Allah adı ile işe başlamanın işi kolay kılacağını, Allah adı anılarak başlanan işin akim kalmayacağını, Allah demenin günahları dökeceğini ve Allah’ı anmanın hikmetlerini sıraladıktan sonra insanları, Allah demeye çağırır:

“Aşk ile gel imdi Allah diyelim.” Yine bu bölümde; Allah’ın birliği, bağışlayıcılığı, eşyayı ve mahluku sanatlı bir şekilde yaratışı üzerinde durulur. Fakat kimilerinin bundan bihaber olduğuna dikkat çekilir. O [c.c.] varken hiçbir şey yoktur; O [c.c.], murat buyurmuş ve bunları var etmiştir. Yine bu bölümde geçen: “Her murada irişür Allah diyen” mısrasını, Çelebi’den asırlar sonra benzer bir şekilde Veysel’in hem de aynı hece sayısı ile tekrar etmesi ne kadar manidardır: “Dileğin var ise iste Allah’tan” Münacat Bahri’nin ilk on beytine dil açısından baktığımız zaman, bazı ses değişiklikleri dışında (ona, ana; o, ol; demek, dimek, ermek, irmek) birçok kelimenin bugün de aynı şekilde kullanıldığını görmekteyiz.

Şair, Mirac Bahri’ne “Gel!” nidası ile başlıyor. “Gel beri ey aşk oduna yanıcı / Kendüyi maşuka aşık sanıcı” Bu beytin birinci mısrasında bir çağrı varken ikinci mısrada sanki bir itham var gibidir. Peşinden gelen beytin ikinci mısrası, bu beyitteki ithamı pekiştirir ve açıklar mahiyette aşığa şöyle seslenir:

“Aşık isen aşk oduna durma yan” hanidir sağda solda “aşığım aşığım” deyip durursun, bu nasıl aşıklıktır ki yanmaz yakılmazsın eğer aşıksan, aşk oduna gir de görelim. Bu mısralar bize, Yunus’un: “Dervişlik olsa idi taç ile hırka/Biz dahi alırdık otuza kırka” sözlerini hatırlatır. Dervişim demekle derviş, aşığım demekle aşık olunmuyor. Esas olan şekil değil öz, kelam değil hal. Aşıklığın erkanı yanmak lakin gam izhar etmemektir, aşıklık iddiasındaysan, ateşe gir de görelim nice aşıksın. Eğer aşıksan kendine Burak’tan pay biç, o ki Hz. Muhammed’in [s.a.v.] aşkına düşeli, yemeden içmeden kesildi. Cebrail [a.s.], onu cennette kırk Burak içinde gördüğü an onun diğerlerinden farklı olduğunu anladı. Ona neden diğerleri gibi yiyip içmediğini sordu. Bunun üzerine Burak cevap verdi, Muhammed adını duyduğum andan beri benim yemem içmem aşktır. Seni nastan ayıran nedir? Aşıksan aşkını, zebandan dile indir.

Allah [c.c.] bir Salı günü -kadir gecesinde- Cebrail’i [a.s.] çağırdı ve şairin diliyle ona şöyle dedi: “Ey Cebrail, cennete git, bir murassa taç, bir hulle ve bir Burak al, bunları habibime ilet. Tacı taksın, hulleyi giysin, Burak’a binip arşımı seyreylesin, beni ziyarete gelsin.” Miracın, Efendimiz’e [s.a.v.] en sıkıntılı döneminde, müşriklerin her gün biraz daha artan baskılarına maruz kaldığı bir zaman diliminde, Allah tarafından bir hediye, iltifat ve ikram-ı ilahi olduğu konusunda İslam alimleri hem fikirdir. Miracla namaz farz kılınmıştır. “Sen ki mirac eyleyüp ettin niyaz / Ümmetin miracın kıldın namaz” beyti ile Çelebi, bu hakikate dikkat çeker.

O ay yüzlü Efendimiz, [s.a.v.] amcası Ebu Talib’in kızı Ümmühan’ın evinde iken göklerden gelen bu çağrı ile miraca yükselmiştir. Onu [s.a.v.] taşımak vazifesiyle şereflenen Burak ise cennetteki kırk Burak içinde en zayıf olanıdır. Cennette ondan daha alımlı daha güçlü kuvvetli Buraklar var iken Cebrail [a.s.] neden en “arık” Burak’ı seçmiştir? Şairin kelime seçimindeki hassasiyetini sadece bu örnekten yola çıkarak bile anlamak mümkün. “Hem dahi al bir Burak-ı muteber” Cenab-ı Hak [c.c.], burada Cebaril’e [a.s.] en güçlü, en semiz, en yiğit veya en hızlı Burak’ı al demiyor. Onun yerine “en muteber” diyor. Cebrail [a.s.] bu kelimeden işaretle, onca Burak içinde “Muhammed” adını duyduğum andan beri benim yemem içmem aşktır diyen zayıf Burak’ı alır ve Efendimiz [s.a.v.] bu binekle göklere pervaz eder.

Sonuç

Mevlid, edebiyatımızda ve toplumda öteden beri Süleyman Çelebi ismi ile anılagelen bir tür olmuştur. Çelebi’nin eseri hem çok okunan hem de üzerine en çok yazı yazılan mevliddir. “Vesiletü’n-Necât”ın halk arasında bu kadar çok sevilmesini ve araştırmacılar tarafından üzerinde bu kadar durulmasını; konuyu ele alış biçimine, diline ve samimiyetine bağlamak mümkündür. Çelebi’nin en başta söylediğini biz son söz olarak söyleyelim: “Mefhar-i Mevcudât, Hazret-i Fahr-i Âlem / Muhammed Mustafâ râ Salevât!”

Bu içeriği nasıl buldunuz?

Beğen Beğen
13
Beğen
Mutlu Mutlu
3
Mutlu
Eğlenceli Eğlenceli
0
Eğlenceli
Üzgün Üzgün
0
Üzgün
Olamaz Olamaz
2
Olamaz
Kızgın Kızgın
4
Kızgın
Komik Komik
2
Komik
İlginç İlginç
0
İlginç
Dijital Derginiz
Dijital yayıncılık alanında Türkiye, yükselen bir grafik çizmektedir. Bu amaç ile profesyonel işlere imza atmak üzere yola çıktık. 5. yılımızda araştırmayı seven herkese kapımızı açtık. Sizlerde makalelerinizi dergiCE'de paylaşarak, dijital dünyada yerinizi alabilirsiniz.

Yorumlar 0

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İçerik Türünü Seçin
Kişilik Testi
Kişilik Hakkında Testler
Test
Cevaplamalı Testler
Anket
Oylamalı Seçenekler
Yazı
Biçimlendirilmiş Metinler
Puanlamalı Liste
Puanlamalı Liste
Video
Youtube, Vimeo, Vine vs
Ses/Müzik
Soundcloud, Mixcloud
Resim
GIF veya Resim