Tasavvufun Merkezi Konuları


Tasavvuf Nedir?
Tasavvuf Nedir?

Tasavvuf, bir ölçüde beşeri sıfatlardan sıyrılıp, meleki vasıflar ve ilahi ahlaka bürünerek, marifet, mu­habbet ve zevk-i ruhani yörüngeli yaşamaktır.

Tasavvufa Giriş

Tasavvuf İslam dini içerisinde doğdu, onun temel dayanakları olan Kur’an, Hadis ve Sahabe hayatını kaynak olarak kullandı. Zamanla diğer İslami ilimler gibi ciddi bir gelişim gösterdi. En müstakim haliyle tasavvuf, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), O’nu en güzel şekilde takip eden ashabı ve onları takip eden tabiin nesli tarafından yaşandı ve aktarıldı; daha sonrakiler tarafından bu hayat tarzı zühd veya gerçek tasavvuf adıyla anıldı.

İlk iki asırda cemiyet halinde, tabii olarak yaşanan zühd hayatında, marifetten çok amele, ilhamdan fazla ibadete, keşiften çok ahlaka, kerametten çok istikamete, kısaca, nazariyeden fazla uygulamaya önem verilmekteydi. Zühd hayatından maksat, İslam’ın ve Peygamberlik müessesinin de temel hedefi olan, ahlaki olgunluğa erişmek ve bunu hayata taşımaktı.

Daha sonra gelişip sistemleşerek, tasavvuf ve tarikat adlarıyla merhaleler yaşayan bu anlayış ve hayat tarzında, ilk iki asırda var olan hususlar kısmen ve ismen muhafaza edilse bile, ikinci derecede değer verilir hale geldi. Birinci sıraya ise, daha sonra gelişen tasavvufun nazariyatının sadece bir kısmı yerleştirildi ki, o da, vahdet-i vücûd, irfan, ricalu’l-gayb, insan-i kamil, sema… gibi, bazı tasavvuf ehlinin varlık, bilgi ve seyru süluk konularındaki görüş ve uygulamalarıdır.

Yazımızda, bizce tasavvufun merkezi konularında bir eksen kayması gibi gözüken bu durumu değerlendirmeye çalışacağız. Konuya başlarken önce ‘bir ilim ve dini daha iyi yaşama tarz ve metodu olarak’ tasavvuftan bir nebze söz etmek istiyoruz.

Tasavvufun ortaya çıkışı ve gelişimi

Bilindiği gibi İslam’ın ilk dönemlerinde, özellikle Asr-ı Saadet’te ve tabiin döneminde, dini ilimler bir bütün halinde idi; bütün gayret Kur’an’ın anlaşılmasına odaklanmıştı. Nitekim ahkam ve amele işaret eden ayetlerinden fıkıh (hukuk), iman ve itikada dair ayetlerinden kelam ve bir dereceye kadar felsefe, sosyal münasebetlerden söz eden ayetlerden ahlak ve tasavvuf ve Kur’an’ın en güzel yorumu olan sünnetin bir bütün olarak ortaya konması çabalarından da hadis ilmi doğmuştur denilebilir. (Bkz: Aydın, 1986: 1)

Zamanla her ilim farklı branşlar halinde kendi mecrasında akmaya başladı ve sistemleşti. Tasavvufun sistemleşme serüvenine dair şu değerlendirmeler yapılmaktadır: “Sufiler taifesince tutulan yol, bir hidayet ve hak tarik olmak üzere, öteden beri ümmetin selefleri ve büyükleri olan sahabe, tabiun ve bunlardan sonra gelenler tarafından takip edilegelmişti. İbadet üzerinde önemle durmak, (masivadan alakayı kesip) tamamıyla Allah’a yönelmek, dünyanın alayişinden ve ziynetinden yüz çevirmek, halk çoğunluğunun yöneldiği (maddi) lezzet, mal ve mevki hususunda zahid (ve isteksiz) olmak, halktan ayrılarak ibadet için halvete çekilmek bu yolun esasını teşkil etmekte idi. Sahabe ve selefte umumi olan hal, bu idi. Zühd yolunu benimsemek, halktan ayrılmak (halvet) ve kendini ibadete vermek, söz konusu zümrenin özelliği haline gelince, birtakım vecd hallerini idrak etmek de onların hususiyeti haline geldi… Yaptıkları bütün işlerin ve aştıkları makamların kökü, itaat ve ihlastır. (Yani iman, ibadet ve ihlasın sonucu ve meyvesi olmak üzere birtakım manevi haller ve vasıflar hasıl olur.)” (İbn Haldun, 1983: II, 1123)

Tasavvuf ilminin kapsamı ve bölümleri

Kısa zamanda diğer İslami ilimler gibi konusu, metodu, önderleri, kitapları ve mektepleri olan, kısacası tam anlamıyla bir disiplin haline gelen tasavvuf, pratik(amel) ve teorik(ilim) olmak üzere iki temel bölüme ayrılır. Ancak bu iki bölüm iç içe girmiş bir birlik arz eder. Tasavvufun pratiği ilimsiz, ilmi de amelsiz olmaz ve elde edilemez. Aslında ilmin kendisi amel etmeye işaret eder, ilim ve amel birbirini gerektirir. (Münavi, 1972, II, 134)

Asıl olan, Efendimiz (s.a.v.) ve ashabı tarafından yaşanan ve üzerinde durulması gereken amelî kısımdır. Teorik kısmın kaynağı da ikincisidir; zira amel olmadan marifet olmaz. Amel ve marifetin beraberliği ise ahlak-ı haseneyi netice verir. Bu da peygamberlik müessesesinin temel gayesidir: Onun için Efendimiz(s.a.v.) “Ben mekarim-i ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim.” (İbn Hanbel, 1983: II, 381) buyurmuştur.

Tasavvufun ameli yönü Efendimiz(s.a.v.), O’nu en güzel şekilde takip eden ashabı ve onların yoluna en güzel şekilde uyan tabiin nesli tarafından yaşanmış ve aktarılmış. Daha sonrakiler tarafından İslam’ın ruh ve mana boyutu adıyla anılmış, tasavvuf tarihçileri tarafından da tasavvufun dayanağı ya da gerçek tasavvuf olarak değerlendirilmiştir. Bu anlayış ve yaşama tarzını en güzel şekliyle yansıtan dönem, zühd dönemidir. Burada kastımız, dünyaya mesafeli duruş, ibadet derinliği, her türlü harama karşı vera’ ve takva titizliği ve evradu ezkar zenginliği anlamındaki zühttür.

Zühd nedir?

Bu çerçevesiyle zühd şöyle izah edilebilir: “Dünyevi hazları terk edip, cismani meyillere karşı koymak, ömür boyu adeta bir perhiz hayatı yaşamak, davranışlarında takvayı esas alarak, dünyanın, kendine ve insanın nefsine bakan yönlerine karşı da kararlı, müstağni ve müstenkif bulunmak… Bu da kısacası ebedi olan ukba saadeti için, muvakkat dünya rahatını terk etmek demektir.”

İlk iki asırda, toplumun çoğunluğu tarafından ve tabii olarak yaşanan bu zühd hayatı, zamanla özel bir grubun yaşadığı bir hayat tarzı haline geldi. 2/9. asrın sonundan itibaren, toplumun bir kısmında görülen dünyevileşmenin zıddı istikametinde zühd hayatında mübalağa edilmeye, dünyayı terk ve nefs riyazeti bakımından ilk dönem zahidlerinin yaklaşımlarına kısmen ters düşen bir hayat yaşanmaya başlandı. Zira Hicri ikinci asrın sonuna kadarki abid ve zahidlerin zühdü daha çok mutedil ve münferitti. Marifetten çok amele, ilhamdan fazla ibadete, keşiften çok ahlaka, kerametten çok istikamete, kısaca, nazariyeden fazla uygulamaya önem verilmekteydi. Bu dönemde zühd hayatından maksat, ahlaki olgunluğa erişmekti. Dönemin zahidleri, içtimai hayata katılıyor, maişetlerini temin için çalışıyor, güçleri yettiğince şeriatın ve dinin emirlerine riayet ediyor. Bu emirleri canla başla muhafaza ediyor; gözü yaşlı, bağrı yanık tutumları ile çevresindeki insanlara ve bazen de idarecilere öğütler veriyor, zühd hayatını öngören ayet ve hadisler üzerinde duruyorlardı. Ulaşmak istedikleri tek gaye, Allah’ın (c.c.) rızasını kazanmak ve O’nun gazabından kurtulmaktı. (Bkz: Özköse, 2002, 186)

Tasavvufun Tarifi

Tasavvuf tarihi boyunca yapılan tariflere bakıldığında da ağırlıklı olarak yukarıda zikrettiğimiz konuların öne çıktığı görülmektedir. Mesela yüzlerce tasavvuf tarifini gruplandırıp şu on başlık altında toplayanlar olmuştur: “Tasavvuf, 1. Zühttür, 2. Güzel ahlaktır, 3. Tasfiye yani kalp temizliğidir, 4. Tezkiye yani nefs ile mücahededir, 5. İstikamettir yani Kitap ve Sünnet’e sarılmaktır, 6. Allah’a tam teslimiyettir, 7. Rabbaniliktir, 8. İslam’ın ruh hayatıdır, 9. Bir batın ilmidir, 10. Havassa ait ledün ilmidir.” (Yılmaz, 1994: 30)

Çıkışı ve gelişimi ile yapılan tarifleri göz önüne getirdiğimizde tasavvufun merkezi konularını, uygulama şeklini ve ana hedefini şu şekilde özetlemek mümkündür. Tasavvuf, inanmış ferdin ilme’l-yakin seviyesinde bildiği imani konulara ait bilgisini ayne’l-yakin mertebesinden geçirerek neticede hakka’l-yakin seviyesine ulaştırmak ister. Bunu gerçekleştirmek için dünya ile sadece ihtiyaç kadar ilgi kurmasını sağlar yani kıllet-i taam, kıllet-i menam, kıllet-i kelam ve uzlet ani’l-enam sistemini uygular. Bu arada nafileler dahil bütün ibadetleri adabına varıncaya kadar titizlikle ikame etmesini söyler. Geceler boyu yapacağı tefekkür, tevbe ve istiğfarlar, dökeceği gözyaşı, okuyacağı Kur’an-ı Kerim ve engin evradu ezkar da bu ibadet manzumesinden sayılır. Şer’i ahkamı kılı kırk yararcasına yaşayıp takva ve vera’ seviyesine varacak bir helal-haram hassasiyeti, bu yolun olmazsa olmazlarındandır. Onun için ‘Tasavvuf ehlinin mezhebi ruhsat değil, azimettir.’ denilmiştir. Hatta sadece kendi mezhebinin değil, diğer mezheplerin de görüşünü uygulayarak onların da nurundan istifade etme tavsiye edilmektedir. (Rabbani, 1976: II, 36)

Aynı zamanda mutasavvıf olan İmam Şa’ran’i’nin Mizanu’l-Kübra adlı eseri fıkhi konuları ve ihtilafları azimet-ruhsat / teşdit – tahfif şeklinde ikili bir tasnife tabi tutmuş, böylece mutasavvıf kişiye yol göstererek azimete uymasına yardımcı olmuştur. (Şa’ranî, 1989) Şüphesiz bunları gerçekleştirmek için sıkı bir riyazet ve seyru süluk pratiğine ihtiyaç olacaktır. Bunların hepsinin meyvesi de Peygamber Efendimiz(s.a.v.) ve ashabında tahakkuk eden ahlak-ı hasenedir. Böylece mutasavvıf Allah-insan-varlık arasındaki münasebeti, en uygun şekliyle kurarak insan-ı kamil olur ve Cennet’te yaşamaya layık bir kıvam kazanır. Bu makama yükselen ve İlahi cezbenin çekim alanına giren müridin öncelikle Allah’a (c.c.), sonra da başta O’nun habibi Hz. Muhammed(s.a.v.) olmak üzere bütün varlığa sevgi, muhabbet ve aşk nazarıyla bakması ve bazen bu aşkını sema, şiir, musiki vb. şekillerde ortaya koyması elbette kaçınılmazdır. Bu uygulamalar sırasında Kur’an’ın çok katmanlı manaları, varlığın hakikati ve yaradılış sebebi, insanın diğer varlıklar arasındaki yüce mertebesi ve manevi yapısı vb. konular hakkında kalbine hutur edecek ilhamlar ve keşifler olabilir. Ama o çoğu zaman onu asıl işinden alıkoymasınlar diye bunlara iltifat etmez; sadece muhataplarına şekerleme nev’inden bazen bunların cüzi bir kısmını işaret şeklinde dile getirir veya haliyle hissettirir.

Evet, tasavvufun hedefi, ana konusu ve metodu çok kısa olarak bu şekilde özetlenebilir. Ancak maalesef daha sonra bu anlayış ve hayat tarzının merkeziyeti zedelendi. Yani her ne kadar tasavvuf ehli bu yolun amel, takva, rıza, sabır, istiğna, ihlas, riyazat, tebettül, hüzün, tevekkül, vera’, muhabbet, Cehennem korkusu, haya, seha, şecaat, af, müsamaha, kanaat, huşu, Hakk’a iltica, mücahede, emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker, evrad u ezkar… üzerine bina edildiğini, işin özünün bunlardan oluştuğunu, yapılan bütün izah ve gayretlerin bunları anlayıp gerçekleştirmeye matuf olduğunu dile getirmiş ve yazmışlarsa da maalesef bahsi geçen konular gereken ilgiyi görmez oldu. Bunların yerine tasavvuf ehlinin varlık ve bilgi anlayışları ile insan yetiştirme metotlarını konu edinen vahdet-i vücûd, ricalu’l-gayb, rabıta, zikir şekli, sema, keşf, keramet, rüya, ilham… gibi hususlar üzerinde fikir beyan etmek merkeze alındı. Son zamanlarda özellikle akademik çevreler ve tasavvufa ilgi duyan gayrimüslimler ise daha çok vahdet-i vücûd ve tasavvufun ılımlı ve faklı bir İslam anlayışı olduğu iddiası üzerinde durmakta ve bunu öne çıkarmaktadırlar. Vahdet-i vücûd vb. konular yüzyıllardır tartışıldığı için onları ilgili eserlere havale edip daha güncel olan son konuya bir nebze değinmek istiyoruz.

Tasavvuf yorumu

Şu soruyu sormak ve açık yüreklilikle tahlil edip cevaplamak gerekir. Gerçekten tasavvuf İslam’ın daha ılımlı, daha hoşgörülü ve daha insancıl bir yorumu mudur? Kanaatime göre bu soruda tartışılacak birden fazla nokta bulunmaktadır.

Tasavvuf genel olarak İslam’ın bir yorumu olmadığı gibi, farklı bir yorumu hiç değildir. Zira tasavvuf Kur’an ve Peygamber (s.a.v.) Sünnet’inde var olan, tefsir ve hadis şerhlerinde tespiti ve izahı yapılan, fıkıh kitaplarında sıhhat şartları ve işleyişi açıklanan İslam’ı, halkın genelinden daha derin, daha dikkatli, daha ağır, daha titiz… yaşamak demektir. Bu titizliği azami takva, azami vera, azami zühd, azami nafile ibadet ve evradu ezkarla da perçinlemektir. Öyle ki bu yolda gidenler kolaylaştırıcı fetvalardan alabildiğine kaçınarak azimet mezhebini seçmişlerdir. Sünnet’e bağlılıkları dillere destan olduğu gibi bid’atla savaşları da meşhurdur. Mesela en meşhurlarından olan İmam Rabbani kendi misyonunu bid’ata karşı çıkıp Sünnet’i ihya etmek olarak tespit etmiştir. Harama karşı titizlikleri sadece şüpheli şeylerden kaçınmak değil, mubahların da birçoğunu terk etmek şeklindedir. Nitekim, bu hassasiyetinden ötürü ilk tasavvuf yazarlarından el-Muhasibi, babası Mü’tezili görüşlere sahiptir diye geriye bıraktığı mirasa el sürmemiştir. Haram veya şüpheli şeyler sadece yeme içmeden ibaret olmayıp; bilindiği gibi kadın erkek münasebetlerinden, yöneticiliğe varıncaya kadar hayatın hemen her alanında dikkat edilmesi gereken sınırlar bulunmaktadır ve tasavvuf ehli bunlara titizlikle uyar.

Öyle ise tasavvuf ehline ve tasavvufi bakış açısına İslam’ın farklı bir yorumu demek yanlış olduğu gibi onu “şer’i ahkamın sınırlarını tanımayan veya aşan” manasında hoşgörülü veya Hümanist görmek de yanlıştır. İnsanı hatta bütün yaratılmışları Yaratan’dan dolayı sevmek, değer vermek, merhametle yaklaşmak, sadece tasavvuf ehline ait bir ayrıcalık değildir; her mümin hatta her insan böyle davranmalıdır ve bazılarına göre en katı prensipleri vazeden fıkıh da, fıkıhçı da konuya böyle yaklaşır. Elbette suç işleyen kişiyi cezalandırmak gerekir ve fıkıh bunun prensiplerini belirler. Ama suç işlediği halde bir insana hangi tasavvuf ehli ceza verilmesine karşı çıkabilir? Zira bunu yapmak Kur’an’ın prensiplerini açıkça çiğnemek manasına geldiği gibi sosyal düzeni bozmak ve anarşiye davetiye çıkarmak demektir. Onun için de her mutasavvıf, diğer müminler gibi dört fıkıh mezhebinden birine bağlıdır ve adabına varıncaya kadar her prensibi titizlikle uygular. Hatta Ehl-i Sünnet çizgisinden taviz veren kişi ve tarikatları İslam dışı sayar. Yukarıda işaret ettiğimiz gibi halkın taklit seviyesinde inanıp uyguladığı prensipleri, adeta hissedercesine inanıp yaşamak için, zorlu seyru süluk yollarını aşar; böylece çok üstün bir ahlak seviyesini yakalamaya çalışır.

Sonuç

Dinin üç cephesinden ikisini oluşturan fıkıh ve kelamda olduğu gibi, üçüncü cephesi ruh ve mana boyutunu oluşturan tasavvufta da dağınıklık ve tahriften korunabilmek için, ilk dönemden bu yana üzerinde ittifak edilen hususlar tekrar merkeze alınarak bir anlayış ve hayat tarzı geliştirilmeli ve sahip çıkılmalıdır. Aksi takdirde günümüzde bazı misalleri görüldüğü gibi, bir taraftan İslam’la bağdaşmayan ve dinle ilişkisi olmayan, amel ve ibadet kavramının unutulduğu, bir tür Yunan Hümanizm’ine benzeyen davranış biçimleri, Tevhit izahları, sözüm ona zikir uygulamaları/törenleri, eklektik din anlayışları vs. ortaya çıkacak. Diğer taraftan bazen roman şeklinde ve kişisel gelişim uslub ve edasıyla, bazen içi doldurulamayan modern psikoloji kavramları ya da içi boşaltılmış tasavvuf terimleriyle dile getirilen ruh ve mana alemine ait konular, maalesef insan hayatında ciddi bir mana ve tesir bırakmadan tüketilecek, kanıksanacak ve bu noktada da İslam’ın ruh bütünlüğü ve insicamı bozulacak, tanınmaz hale gelecek ve tahriflere kapı açılacaktır.

KAYNAKLAR:
1- M. Aydın (1986), İslam’a Göre İlim, D.E.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, s. 3, ss.1-2, İzmir.
2- A. Hanbel (1983), Müsned, II, 381, Beyrut.
3- İbn Haldun (1983), Mukaddime, II, 1123, İstanbul.
4- A. Münavi (1972), Feyzu’l- Kadir, II, 134, Beyrut.
5- K. Özköse (2002), Zühd ve Sufilerin Zühde Yükledikleri Anlam, C.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, c. VI, s. I, ss. 186. Rabbani, İ. (1976), Mektubat, 22. Mektup, c. 2, s. 34. İstanbul.
6- A. Şa’rani (1989), el-Mizanu’l-Kübra, Beyrut.
7- H.K. Yılmaz (1994), Anahatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar, 30, İstanbul.

Bu içeriği nasıl buldunuz?

Beğen Beğen
11
Beğen
Mutlu Mutlu
6
Mutlu
Eğlenceli Eğlenceli
4
Eğlenceli
Üzgün Üzgün
0
Üzgün
Olamaz Olamaz
0
Olamaz
Kızgın Kızgın
1
Kızgın
Komik Komik
1
Komik
İlginç İlginç
0
İlginç
Dijital Derginiz
Dijital yayıncılık alanında Türkiye, yükselen bir grafik çizmektedir. Bu amaç ile profesyonel işlere imza atmak üzere yola çıktık. 5. yılımızda araştırmayı seven herkese kapımızı açtık. Sizlerde makalelerinizi dergiCE'de paylaşarak, dijital dünyada yerinizi alabilirsiniz.

Yorumlar 0

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İçerik Türünü Seçin
Kişilik Testi
Kişilik Hakkında Testler
Test
Cevaplamalı Testler
Anket
Oylamalı Seçenekler
Yazı
Biçimlendirilmiş Metinler
Puanlamalı Liste
Puanlamalı Liste
Video
Youtube, Vimeo, Vine vs
Ses/Müzik
Soundcloud, Mixcloud
Resim
GIF veya Resim