Tarihle Barışma İhtiyacımız


Tarih
Tarih

İnsan, Toplum, Devlet Hayatı ve Tarih
Tarih, insanoğlunun yaratılmasıyla başlayan ve sadece onun varlığıyla anlam kazanan bir ilimdir. İnsanı, üstün ve mesul kılan vasıflardan biri de bir “tarihinin” olmasıdır. Tarihe, yaratılıştan kıyamete kadar, insanın kendini arayışının seyir defteri veya serüven dolu hayat akışının grafiği de denilebilir. Aynı zamanda tarihi, insan ile hayat arasındaki, çok bilinmeyenli karmaşık denklemi çözmeye muktedir, en tılsımlı anahtarlardan biri olarak da kabul edebiliriz.

Maalesef, tarihi okuma, inceleme, tefekkür ve muhakeme etmede gerekli şuura erişemediğimiz; mâlumatfuruşluk olarak gören ezberci anlayıştan kurtulamadığımız; tarih bilinci ve sevgisini aşılayıcı eğitimden hâlâ uzak olduğumuz ve nihayet bugünü anlamlandırma, yarını belirleme misyonundan onu soyutlayıp, düne hapsetme hastalığından kendimizi kurtaramadığımızı inkâr edemeyiz.

Ciddi sıkıntılarımızdan biri de; tarihi, analizci/sentezci bir metotla ele alıp, çetrefilli meseleleri çözmede anahtar olarak kullanamamaktır. Hâsılı, hayatımızın hakiki rotasını bulması ve kültür ve medeniyetimizin inşasında, köşe taşlarından olma rolünü tarihe verdiğimizi söylemeyiz. Zikrini ettiğimiz bahisler hakkında Samiha Ayverdi’nin görüşleri şöyledir:

“Şuna inanmak yerinde olur ki, ilmin hafızasına devrolmuş tarih realiteleri; vakti geçmiş, vazifesi tamamlanmış keyfiyetler değildir. Geleceğin temelini teşkil ettiği için cemiyet olarak, şuurlu bir tecessüsle (araştırma merakı) üstünde durmamız gereken gerçeklerdir. Zirâ istikbalin kulağına söylenecek söz, gözüne gösterilecek istikamet; vâdesini tamamlamış bu tarih hazinesinin derinliklerinde saklıdır.”

Diğer taraftan, tarihin, milletlerin şuur altını ve hafızasını oluşturduğu, herkesin tasdik ettiği bir hakikattir. Milleti millet yapıp, benliğini/tabiatını dokuyan unsurların başında tarih gelir. Hafızasını ve kimliğini kaybeden milletlerin varlığını devam ettirmesiyse imkânsızdır. Mehmet Kaplan’ın tahlili, buna şu şekilde ışık tutmaktadır: “Tarih milletlerin şuur altını teşkil eder. Binlerce yıllık tecrübenin mahsulüdür. Tarihî kültürün terbiyesini almayan yeninin vücuda getirdiği eserler ham ve çirkin olur.”

Bu çerçevede, ABD’li medeniyet tarihçisi Will Durant’ın yaklaşımı da anlam yüklüdür: “Yaşanmış cehennem olmaktan çıkan tarih neticede, binlerce evliyanın, devlet adamının, âlimin, sanatkârın ve filozofun yaşadığı, öğrettiği ve sanatını icra ettiği bir cennet köşesine döner. Bu üstün insan, Hz. Muhammed gibi insan ruhunu fetheden bir peygamberse her sözü, gayet basit ve geri bir millete dâhi muazzam güç kazandırıp, insanı hayrete düşüren akıl almaz hâdiseler meydana getirebilir.”

Fransız düşünür Montesguieu, tarihin; zamanın ışığı, hakikatin sâdık şâhidi, iyi nasihat ve tedbirin kaynağı, davranış ve âdetlerin kaidesi olduğuna işaret etmektedir. Bundan ötürü bir devlet adamımız; “Tarih, en büyük muâllim-i siyâsettir (siyaset hocasıdır); hiçbir fert onun rahle-i tedrisinden (dersine) müstağnî (ihtiyaç duymadan) kalamaz” teşhisini koymuştur. İnsan aklının özü, geçmiş kuşakların tecrübelerini biriktirip gizli kâbiliyet ve hasletlerini geliştirmesinden müteşekkildir.

Leon-E. Halkın, insan ve hayat arasındaki karmaşık denklemi çözmede, tarihin katkısına şu analizle dikkat çekmektedir: “Tarih olmadan, yaşadığımız asrın ve ülkenin sınırlarına hapsedilmiş, kendi bilgilerimizin ve düşüncelerimizin dar çemberine sıkıştırılmış bir şekilde, dünyanın geri kalan kısmına yabancılaşan bir tür çocukluk çağında; bizi çevreleyen ve önce gelen her şeye karşı derin bir cehâlet içinde kalırız.”

Hayatın Muallimi ve “İbret Sandalı”
Bilindiği gibi, insanın mayasında hata yapma eğilimi vardır ve doğru yolu bulabilmesi için her daim hayatının muhasebesini yapması gerekir. İnsanı hesaba çekecek ve hayatının dengesini kuracak en hassas terazilerden biri de tarihtir.

Esas olan da, mâziden ebede doğru akıp giden zaman nehrindeki hâdiseler selinde boğulmamak için tarihin “ibret sandalına” binmektir. Hayat gemisini rotasından sapmadan, sâlimen menziline ulaştırmak için tarihin aktardığı koordinatlardan istifade etmek çok hayatidir. Frekansımızı tarihe ayarlı kıldığımız takdirde, geleceği inşa etme ve selâmete erişme adına yolumuzu şaşırmak söz konusu bile olmayacaktır. Yeter ki, onun bize bahşettiği “tecrübeler definesine” ilgi gösterelim; “ibretler sarayına” dikkat kesilelim ve istikbâlimize yön veren “trafik levhalarına” itibar edelim.

Zamanın acımasız dişlileri arasında öğütülmek istemiyorsak; tarih belleğimizden süzülüp gelen bilgi ve tecrübelerden uygun formüller devşirmek ve benzer vak’aların çözümü için kullanışlı anahtarlar geliştirmek mecburiyetindeyiz. Bugünkü her pişmanlığın, dünkü ihmâl ve gafletin acı bir meyvesi olduğu hakikatini hakkıyla bilip, hayattan aksetmiş ibret levhalarıyla dolu “mâzi medresesinin” kazanımlarını kâr hanesine maksimum seviyede kaydedenler, hiç şüphesiz geleceğe başarıyla hükmeden ve istikamet verenler olacaktır.

Benliğin Aynası, İdealizmin Kaynağı
Bu sebepledir ki, Lucretius’un da belirttiği üzere; “geleceği görmemiz için doğanın tuttuğu ayna” olan tarihin ehemmiyeti insan, toplum ve devletlerin kaderini tayin etmede bir kat daha artmaktadır. Doğulu bir filozofun tabiriyle, “kâinatın vicdanı” hükmündeki tarihten gelen seslere kulak kabartmak ve anlamını çözüp içindeki değerli hazineye ulaşmak her şeyden daha kıymetlidir.

Parlak bir geleceğe kavuşmanın şartları arasında; yüce idealler peşinde koşmak, hamle ruhuna sahip olmak ve yenilikçi kâbiliyeti diri tutmak, baş sıralardadır. Toplumların, kendilerini sürekli canlı kılacak dinamizmi üzerlerinde toplayıp istikbali kucaklayabilmelerinde vazgeçilmez dinamik yine tarihtir. Bunu mümkün kılacak en önemli reçete ise, mâziye bağlılıktır.

Mâzinin, bağrında taşıdığı değerler, milletin benliğini korumasını sağlayarak; ona millet olma bilincini aşılar ve hayatla daha kuvvetli bağlar kurup; anlamlı ve yaşanılır hale getirir. Hayat mücadelesinde, “kendi olarak” varlığını sürdürüp; hür ve bağımsız yaşama duygusunu besler. O, toplum hafızasını/vicdanını ve kollektif şuuru canlı ve işlek yapan yeri doldurulmaz dinamolardandır. Bugünü ve yarını imar edip, yaşanılır duruma büründürmede muazzam bir güç, moral ve şevk veren coşkun bir membadır.

Bütün bunların kaybıysa; kişiliksiz, haysiyetsiz ve manasız bir hayatı, yük gibi taşımak, günü birlik kaygılara gebe olmayı kâr saymak; hasılı özgür yaşamakla asalak/köle olarak yaşamak arasında hiçbir fark görmemektir.

Mâziye Hürmet; İstikbâlin Sigortası
Dolayısıyla, bize aydınlık ve mutlu bir gelecek hazırlamak uğruna kendilerini feda edip şan ve şerefle dolu zengin bir miras bırakan atalarımıza bağlılık ve hayırla yâd etmek onların hakkı, kendi adımıza da bir vefâ borcudur. Atalarının hâtıralarını muhafaza etmeyen milletler, onlara en büyük hakaret ve ihaneti yaparlar. Aslında, ölülere hürmet; “geleceğin dirilerine bağışlanan bir emniyettir.”

Nezâket ve terbiyemizi bozmadan, onların hata ve kusurlarından dersler çıkarıp geleceğe daha emin adımlarla yürürken; güzel ahlâk ve fazîletlerini benimseyip hayatımıza ve şahsiyetimize sindirmeyi de şiar edinmeliyiz. Peygamber Efendimiz (sav) bunun ölçüsünü ne kadar güzel takdir buyurmuşlar: “Ölmüş gitmişlerinizin kötülüklerini sayıp dökmeyin, iyiliklerini zikredin.”

Hataları ve sevaplarıyla geçmiş topyekün kabullenilmeli; yapıcı ve ilmî bir metodolojiyle yaklaşılmalıdır. İdeolojik önyargılarla yaklaşmak, bizi kabahatlerin en büyüğüne; tarihle kavgaya ve onu redde sürükler. Bu da, kendini inkâr psikozuna yol açar ki; telafisi mümkün olmayan tahribatlara sebep olup; milletin varlığını ve ruhunu âdeta kene gibi kemirir. Mâlum olduğu üzere mirası reddetmek “haramzâdeliktir”. Azerbaycan Millî Şairi Bahdiyar Vahabzâde’nin ifadesiyle; “Geçmişine top atan, geleceğine gülle atar!”

Bu tespitlerden hareketle diyoruz ki; tarihe, “Kur’anî” bir bakış açısıyla yaklaşmak kaydıyla tam mânâsıyla istifade edebiliriz. Metodumuz, Kur’an kıssalarındaki gibi, hâdiselere ibret nazarıyla bakıp dersler çıkartmak olmalıdır. Kur’an, kıssalara olan yaklaşımıyla aynı zamanda, tarihin anlam ve faydalarının hangi çerçevede odaklanması icap ettiği doğrultusunda sistematik bir metot ve üslûp da öğretir. Kıssalar; insan ve toplumun özelliklerine, mutluluk ve mutsuzluk sebeplerine, yükselmesine ve alçalmasına yol açan esaslara; bunlardan doğan ahlâkî tavır ve alışkanlıklara ışık tutar.

Tarihle Barışmak; Olmazsa Olmaz!
Unutmayalım ki, bir ağacın çiçek ve meyvesi ne ise, bir toplumun tarihi de odur. Kendi tarihini bilmeyen ve sahip çıkmayan milletler, meyve vermeyen veya meyveleri dökülmüş ağaçlara benzerler. Düşünce ve davranışlarımızı bu kıvamda tutarsak, tarihin, bizim en olgun rehber ve terbiyecilerimizden biri olacağına şüphe duymamamız gerekir.

Tarihle barışık olmak; onun bağrında taşıdığı, “kıymetler üstü” hazineden faydalanmanın ilk şartıdır. Tarihin kendisiyle küs ve kavgalı olduğu milletlerin iflah olmayacağının en büyük şâhidi tarihin bizzat kendisidir. Sözün özü; geleceğe güvenle bakmanın ve emin adımlarla ilerlemenin yolu, tarihle barışık olmaktan geçer.

Birkaç asırdır kangrenleşmiş bulunan hastalıklarımızın yegâne devâlarından olan “tarih şuurunu” kuvvetlendirmenin reçetesini ise, Mehmet Kaplan şöyle ortaya koymaktadır: “Tarihî tecrübeler, irsiyetle (kalıtımla) nesilden nesile geçmez. Bir millet, tarihini öğretmezse, kimse kendiliğinden bu bilgiyi edinemez. Tarihini bilmeyen nesiller, milletlerine canlı bir ilgi ve sorumluluk hissetmezler. Böylelerinin, yabancı tesirlere kapılması ve köle olması çok kolaydır. O, kendisi ile tarih ve milleti arasında bağlar kurmakla bütüne/bütünlüğe ulaşır. Fertler hayatın mânâsını tarihte bulur.”

Aynı konuda Emin Bilgiç’in teşhisi ise şöyledir: “Milletimize iyi bir tarih şuuru verebilmek için, milli şerefin dayandığı gerçek zaferleri ona tanıtarak, gönüllerde ve hafızalarda canlı tutmak onların devamlılığını sağlayıcı iradeye yükselmek gerekmektedir.”

Nurettin Topçu, şu enfes fikriyle mevzuyu daha da pekiştirmektedir: “Tarihî kültürümüz, bizim gerçek ruhumuzdur. Nasıl ki, bir insan başkalarının ruhuyla yaşayamazsa; bir millet de başkalarının tarihiyle yaşatılamaz.”

Son söz olarak biz de Yılmaz Öztuna’nın dediği gibi diyoruz: “Cihan çapında söz sahibi olmak isteyen bir millet, tarihî kimliğine sahip çıkmalı, tarihî misyonunu ihmâl etmemelidir.”

Gülistan Dergisi ~ İsmail ÇOLAK
Sayı: 77 ~ Mayıs 2007

KAYNAKÇA: Edward Hallett Carr, Tarih Nedir?, İstanbul, 1991; Leon-E.Halkın, Tarih Tenkidinin Unsurları, Ankara, 1989; Arıel ve Wıll Durant, Tarih Üzerine, İstanbul, 1983; A. Zeki Velidi Togan, Tarihte Usûl, İstanbul, 1981; Nihat Sami Banarlı, Tarih ve Tasavvuf Sohbetleri, İstanbul, 1984; Mehmet Kaplan, Türk Milletinin Kültürel Değerleri, Ankara, 1987; Cemal Kutay, Tarih Ne Zaman İbrettir?, İstanbul, 1980; D. Mehmet Doğan, Tarih ve Toplum, Ankara, 1990; Abdullah Yıldız, Tarih Bilinci, İstanbul, 1994; İdris Şengül, Kur’an Kıssaları Üzerine, İzmir, 1994.

Bu içeriği nasıl buldunuz?

Beğen Beğen
5
Beğen
Mutlu Mutlu
0
Mutlu
Eğlenceli Eğlenceli
1
Eğlenceli
Üzgün Üzgün
0
Üzgün
Olamaz Olamaz
0
Olamaz
Kızgın Kızgın
1
Kızgın
Komik Komik
0
Komik
İlginç İlginç
0
İlginç
Dijital Derginiz
Dijital yayıncılık alanında Türkiye, yükselen bir grafik çizmektedir. Bu amaç ile profesyonel işlere imza atmak üzere yola çıktık. 5. yılımızda araştırmayı seven herkese kapımızı açtık. Sizlerde makalelerinizi dergiCE'de paylaşarak, dijital dünyada yerinizi alabilirsiniz.

Yorumlar 0

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İçerik Türünü Seçin
Kişilik Testi
Kişilik Hakkında Testler
Test
Cevaplamalı Testler
Anket
Oylamalı Seçenekler
Yazı
Biçimlendirilmiş Metinler
Puanlamalı Liste
Puanlamalı Liste
Video
Youtube, Vimeo, Vine vs
Ses/Müzik
Soundcloud, Mixcloud
Resim
GIF veya Resim