“Tarih” ve “Roman”ın Görünmez Akrabalığı


Tarih ve Roman
Tarih ve Roman

Tarih kelimesi Sami dillerinde ortak bir köke dayanır: ve-re-he. Bu kökten İbranicede “ay” anlamına gelen yerah kelimesinin türetilmiş olduğuna bakarak “ay” ile “tarih” arasında etimolojik bir akrabalıktan söz edebiliriz. Bilindiği gibi “ay”ın her gün değişen hallerinin tesbiti Samilerde sadece kameri takvimi vücuda getirmekle kalmamış, aynı zamanda İslamiyet’in zuhurundan sonra Hicret hadisesini başlangıç noktası olarak alan hicri takvime de kaynaklık yapmıştır. Yerah (ay) kelimesi gibi ve-re-he kökünden türemiş olan tarih kelimesi de “bir hadisenin yahut tarihi vakıanın vadesinin tayin ve tesbiti” kadar bunun vuku anını, zaman devresini tesbit etmeyi ihtiva eder.(1)

Tarih, değişen, evrilen, farklılaşan olayları anlamak amacıyla tesbit eden bir bilim dalı olarak daha sonraki yüzyıllarda doğacaksa da, gökyüzündeki hadiselerden yeryüzündeki değişmelere kadar son derece geniş kapsamlı bir tesbit programı olarak anlaşılmak gerekir. Kelimenin kökü bize bu imkanı bol bol vermektedir. Halbuki Batı dillerinde, özellikle Latin kökenli dillerde, mesela history (İng.) ve histoire (Fr.) kelimeleri ile —Almancadaki Geschichte ve Felemenkçedeki geschiedenis kelimeleri farklı bir kökten gelmekle birlikte hikaye ve efsane anlamını korurlar (2) “hikaye, rivayet, efsane, destan, masal” vs. gibi inanılması ve güvenilmesi çok zor olan kurmaca (fictive) olayların anlatılması anlamındaki story kelimesiyle akrabadır. Nitekim bu kelime, Arapçaya üsture ve çoğulu esatir biçiminde girmiş olup kökündeki anlamı şaşırtıcı bir hassaslıkla yakalamayı başarmaktadır: Efsane.

Arapçadan hemen bütün İslam dillerine yayılmış bulunan tarih kelimesinin gerek ayın hallerinin kesin olarak tesbirine hasredilmiş ve bundan kinaye beşeri dünyadaki olayların zaptedilmesine yönelmiş olması karşısında içinden hemen tamamen kurmacalık ve sun’ilik taşan history kelimesinin bu basit mukayesesi bile bize iki farklı medeniyetin tarih karşısında aldığı ve alacağı tavırların ne kadar farklı esaslara istinad ettiğini yeterince göstermektedir.

Tarih’in iki anlamı veya daha doğrusu anlam alanı olduğu bellidir. Birinci anlamda tarih, geçmişte olan bitenlerin toplamı, geçmişten gelen ve rivayet edilen hadiselerin bütünüdür. Buna “vak’a tarihi” diyoruz. İkinci anlamı ise bu olaylar üzerine yapılan çalışmalardır ki buna da diğeri ile karıştırmamak için “tarih bilimi” yahut Ahmed Cevdet Paşa’nın deyişiyle “ilm-i tarih” diyebiliriz. (İbn Haldun olsa “ümran ilmi” derdi!) Demek ki birinci anlamda tarih dediğimizde tarihte vuku bulmuş olayları, ikinci anlamda tarih dediğimizde ise bu olayların derlenip belli bir mantığa göre serimlenmesini kastediyoruz.

Halikarnaslı (daha yaygını, Bodrumlu) Herodot (M.Ö. 484-425), bundan 2500 yıl önce şu hakikati keşfetmiş bulunuyordu: Tarihten tamamen yoksun bir toplumdan söz edilemez. O, “bir vak’a olarak tarihi bütün değişik veçheleriyle, çeşitli toplumları tanıyıp incelemek suretiyle tesbit etmenin yanında, bunu soyutlayarak salt bir kavram olarak da irdelemiştir. Böylelikle bir nevi tarih sistematiği’nin zeminini hazırlamıştır. Gelenek ile görenekleri, örf ile adetleri ve içerisinde bulundukları iklim, coğrafya ile topoğrafya şartları çerçevesinde farklı toplumlara mensup bireylerin birbirlerine savaş ile barış dönemlerinde nasıl davrandıklarını Herodotos bize karşılaştırmalı ve tasvirci bir tarzda hikaye etmiştir.”(3)

Herodot, ancak modern dönemde “tarihçiliğin babası” olarak bilinir olmuştur. Duralı’nın son cümlesindeki ‘hikaye’ vurgusunu ciddiye aldığımızda Batıda tarihin kökeninin rivayet etmekle, öykülendirmekle, tahkiye ile olan derin bağlantısı daha berrak olarak anlamaya başlarız.

Ancak Duralı’ya göre eski Yunan ve Ege medeniyetlerindeki historia kelimesi, modern Batı medeniyetinde önemli bir anlam kaymasına uğramıştır. Aslında Yunancada historia kelimesi, “soruşturmak”, “tahkik etmek” anlamına gelen historien mastarından türemiştir. Nitekim Aristo (M.Ö. 384-322), historia kelimesini “belli toplum-kültür bağlamında olup bitmiş yahut gelip geçmiş olaylar ile kişilerin neden-etki bağlantıları dikkate alınarak araştırılması” biçiminde anlamıştır.(4) Oysa Aristo’dan bir asır kadar önce yaşamış bulunan Herodot’un tarihten anladığı “soruşturma” yahut “tahkik”ten ziyade vakanüvislik ve geçmiş olayları nakletme, tahkiyedir. Herodot ile Aristo arasındaki fark, tahkiye’den tahkik’e geçiş şeklinde özetlenebilir.

Burada tarih kelimesinin anlamı konusunda Batı kültürünün henüz ilk aşamalarında ortaya çıkan ve tarihini boydan boya yırtacak olan bir yarılmanın ilk izlerine rastlayabiliyoruz. Tarih bir soruşturma, bir tahkik midir yoksa gelenekten aktarılan bilgilerin fazla ince elenip sık dokunmadan nakledilmesi midir? Tarihçi, Aristo gibi belli bir sistematiğe mi bağlı olmalıdır yoksa Herodot gibi üstureleri nakletmekle mi görevli hissetmelidir kendisini? Daha açık bir şekilde ortaya koyacak olursak tarih bir ayna mıdır yoksa bir inşa mıdır?

İlm-i tarih’in İslam aleminde ortaya çıkışının hadis ilminin, daha doğrusu hadis ilimlerinin gelişmesi ile eş zamanlı bir gelişme göstermesi ilginçtir. (Bu yüzden de ilm-i hadis ile ilm-i tarih çoğu kere birbirinin yerine kullanılmıştır.) Hadis ilminde, Herodot’un yaptığı gibi olaylara ve kişilere ayna tutmaktan çok, bir cerh ve ta’dil (yarma ve değiştirme) işleminin yürürlüğe sokulması sayesinde tarih, sadece rivayetlerin tabloyu doldurduğu bir manzara olmaktan öteye geçerek Aristo’nun kelimeye verdiği “tahkik” anlamına tutunmuştur. Hadis ravilerinin kişiliklerinin gözden geçirildiği “sened zinciri”nin çeşitli cephelerinden tahkiki, hadis metninin çeşitli — deyim yerindeyse — “karbon testlerine tabi tutulması, bir hadiste kelimelerin ve mananın ayrı ayrı süzgeçten geçirilmesi vs. gibi işlemler, daha başlangıçtan itibaren Müslümanların tarihe, tıpkı ayın hallerini gözlemlemelerinde görüldüğü gibi bir tesbit kaygısıyla yaklaştıklarını gösteriyor. Nitekim İbn Haldun, muhteşem bir paragrafında, Batı’da ancak 18. yüzyılın ilk çeyreğinden sonra Vico’nun Nouvo Scienza’sı (Yeni Bilim) ile ulaşılabilecek olan tarihin, toplumlar ve devletlerin “değişmesi”nin bilimi olduğu şeklindeki tanımı, bu geleneğin 15. yüzyılın şafağındaki çiçeklenmesini oluşturmaktaydı.(5) İbn Haldun bir başka yerde tarihçilerin rivayetleri naklederken düşmeleri muhtemel hataları işaret ederken ısrarla “hakikatin yüce yolu”nda sapmaya karşı okuyucularını uyarmak ihtiyacı hissetmiştir.(6)

Dolayısıyla Aristo’nun mirası, büyük ölçüde İslam dünyasında benimsenmiş ve sürdürülmüştür. Oysa Batı medeniyeti, Vico’ya kadar büyük ölçüde Herodot’un anladığı anlamda bir tarih kavramını (story-history) sürdürmüş ve tarihin muhtemel tuzaklarına karşı korumasız kalmıştır.

Fakat burada farklı bir perspektife doğru yol almak üzere sarkacın salınan ucuna kendimizi bırakmak durumundayız ki, tarihin romanla, hikaye ile ve anlatı (narrative) ile olan derin bağlantısını bir köşesinden de olsa yakalayabilelim.

Belirtmiştik: Tarih anlamına kullanılan history kelimesi ile hikaye, roman(s) ve masal anlamına gelen story kelimesi İngilizcede akraba kelimelerdir. Herodot anlamındaki tarih, baştan beri bir tür romantik ayna olmuştur. Nitekim 19. yüzyılda Stendhal romanı, caddede dolaştırılan büyük bir aynaya benzetirken, gerçekte “Herodot’un aynası”nın sözde gerçekçi bir versiyonunu yankılamış oluyordu.

Artık yazımızın tezini açıklayacak duruma gelmiş bulunuyoruz. Romanın Batı’da ortaya çıkmış olması, gerçekte tarihin Herodotçu yorumunun bir eseridir. “Romanın tarihi” ile “tarihi roman ” arasında büyük ölçüde bir devamlılık ve eklemlenme bulunmaktadır. Bu da tarih ilmi ile hikaye ve anlatının farklı kökenlerden türediği İslam dünyasında mevcut olmayan bir aşinalığı, bir birlikteliği, bir yakınlığı Batı edebiyatının daha antik çağın pırıltılı dönemleri sürerken yakaladığını ve —tiyatroda trajediler şeklinde olsun, Orta Çağ romanları veyahut Don Kişot gibi erken romanlarda olsun— neredeyse organik bir birliktelik içinde geliştiğini görebiliyoruz.

Oysa tahkiye’nin bir hikmet aktarım unsuru olarak kullanıldığı Doğu bilgeliğinde kopuk kopuk ve iç içe geçmiş durumda bulunan kıssalar veya menkıbeler zinciri, tarihin bir aynası olarak Stendhal’ın veya Herodot’un aynası olarak değerlendirilmiş olmayıp ancak ahlaki ve pratik neticeler çıkarmak amacıyla kullanılmıştır. İbn Haldun’un açıkça söylediği gibi tarih ciddi bir ilimdir. Tarih ilminin doğuşu zaten tarihi anlatıların içindeki efsaneleri ayıklamaya borçludur varlığını. Böyle “kesin” (exact) bir tarih algılaması içindeki insanların üsture anlamındaki bir tarih algılamasına kayma tehlikesini bulaşıcı bir virüs olarak görmesi icap ederdi; vakıa öyle de olmuştur.(7)

Nitekim bu durum, romanımsı bir anlatının erken ürünlerinden birisi olan, hakikatteyse bir tür Nasihatname muhtevasına sahip bulunan Fenelon’un Telemak’ının Türkçeye çevrilmesi sırasında ortaya çıkmıştır. En başta mütercim Yusuf Kamil Paşa olmak üzere Şinasi’den Ahmed Mithat Efendi’ye kadar devrin pek çok aydını, Cumhuriyet döneminde Mustafa Nihat Özön’den itibaren adlandırıldığı gibi eseri bir roman (hikaye) olarak görmemiş ve onu takrizde Kamil Paşa tarafından söylenen,

Sureta nakl-i hikayet görünür,
Lakin erbabına hikmet görünür.

beytinde görüldüğü üzere bir “hikmet” kitabı olarak değerlendirmişlerdir. Ayrıca Şinasi, eserin “surette efsane-i aşkı nakl [ediyor- MA ] gibi” görünse de “ma’nada… tedbir-i mülk kava’id-i külliyesini şamil bir kanun-ı hikemiyye” olduğunu belirtmek suretiyle siyaset felsefesini ilgilendiren asli muhtevasını öne çıkartmak ihtiyacını duymuştur.(8)

Dolayısıyla romanın “roman” olarak edebiyatımıza girmesi öyle zannedildiği kadar bir çırpıda olmamış, bünye bu yeni mamulü alırken bir süre şaşkınlık geçirmiş, onu kendisine mahsus tabirlerle hazmedebileceği hale getirmeye koyulmuştur. Nitekim gerek Yusuf Kamil Paşa’nın Telemak tercümesine, gerekse 1860’lardan itibaren yapılan tercümelere “uyarlama” demek daha doğrudur. Uyarlama geleneğinin en bilinen örneği ise Ahmed Vefik Paşa, Molier adaptasyonlarıdır.

Ulaştığımız sonuçları şu şekilde özetleyebiliriz:
1- Tarih, Batıda Aristocu ve Herodotçu kollardan devam etmiş ve Batı, tarihi tahkiye, İslam ise tahkik olarak algılamıştır.
2- Bu algılamaların sonuçları olarak tarihin edebiyata sadece didaktik malzeme oluşturduğu İslam ve Doğu kültürlerinde tür ve disiplin olarak tahkiye ile tarihin alanları ayrışmış, buna mukabil Batı kültüründe özellikle modern dönemin başlangıcından itibaren romanın ortaya çıkmasıyla iyice birbirine yaklaşmıştır.
3- Tarihi romanın ortaya çıkışı, bu yüzden hiç de garip bir gelişme değildir, zira tarih ve roman arasındaki kök yakınlığı, onları her iki tarafa doğru daha engelsiz olarak yaklaştırmış ve birbirini rahatça istimal etme imkanlarını artırmıştır.
4- Postmodern romanın tarihle “oynaması”, onu “yağmalaması” ve her türlü keyfi kullanıma hazır bir “malzeme” haline getirmesi, romanın tarihle, story’nin history ile, tarihin üsture ile derin akrabalığı temelinde anlaşılır hale gelmektedir.
5- Bu sebeple, bizdeki ilk tarihi romanlardan bugünkü gelenekçi tarihi romancıların eserlerine kadar tarihten romana bir türlü geçilememekte; asla sadakat ve bilgilerin doğruluğunu tahkik kaygısı belirleyici olmaya devam etmekte ve bu nedenle de ortaya tarihi roman değil, tarihin romanlaştırılmış bir versiyonu çıkmaktadır çoğu kere. Çünkü asla sadık kalmamak gibi bir Batılı tarih/üsture/tahkiye fikri hala epeyce yabancıdır bize.

DİPNOTLAR:
1) “Tarih” maddesi, İslam Ansiklopedisi, MEB, İstanbul 1979, c.XI, s. 777.
2) Prof. Dr. Teoman Duralı, “Tarihin dayanılmaz ağırlığı”, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, c. XL,Ankara 1999, s.124.
3) Agm, s. 123-124. Herodot’un tarih anlayışı hakkında son derece güzel bir çözümleyici François Hartog’a borçluyuz: Herodotos’un Aynası. Çeviren: Emin Özcan, Ankara 1997. Dost Kitapevi. Hartog ayrıca yukarıda üzerinde durduğumuz tarihin nakil olarak algılanması konusunda önemli açıklamalar yapmaktadır. Bkz. s.XV.
4) Agm, s. 124.
5) İbn Haldun’un tarih anlayışının ulaştığı yetkinlik ve kapsayıcılığa en son dikkat çekenlerden birisi ünlü çağdaş tarihçi Eric Hobsbawn olmuştur: Bkz. Tarih Üstüne, Çev. Osman Akınhay,İstanbul 1998, Bilim ve Sanat Yayınları. Hobsbawm’ın “tarih alanında şimdiye kadar ortaya çıkmış en iyi kılavuz” olarak gördüğü İbn Haldun’un tarih ilmi tanımı şöyledir: “İnsan toplumunun veya dünya uygarlığının:… o toplumun doğasında gerçekleşen değişikliklerin; bir grup insanın diğer insanlara karşı gerçekleştirdiklerive çeşitli büyüklükteki krallıklar ve devletlerin kurulmasıyla sonuçlanan devrimlerle ayaklanmaların; ister geçimlerini sağlamayı, isterse çeşitli bilim zanaat alanlarında ilerlemeyi düşünsün, insanların yürüttükleri çeşitli işlerle uğraşların ve genelde toplumun kendi doğası gereği uğradığı tüm köklü dönüşümlerin yazılı kaydı, s. xi.
6) Bkz.Hasan Saab “İbn Haldun” Hazırlayan: Mustafa Armağan. İslam’da Bilgi ve Felsefe. 2. baskı İstanbul 1999, Şule yayınları s. 162.
7) Romanın gerçeklikle bağlantısı ve Doğu toplumlarındaki farklı gerçeklik anlayışlarının toplumsal temellerine inen bir çalışma
için bkz. Zeynep Çetin. “Batı ve Doğu toplumlarında gerçekliğin algılanmas birey olma çabası ve roman” felsefelogos sayı: 10
2000/2. s 185-198.
8) Bkz. Mustafa Armağan, “Bir ‘Roman’ın Romanı”, Yağmur, sayı:3, NIisan-Haziran 1999.

Bu içeriği nasıl buldunuz?

Beğen Beğen
1
Beğen
Mutlu Mutlu
0
Mutlu
Eğlenceli Eğlenceli
2
Eğlenceli
Üzgün Üzgün
0
Üzgün
Olamaz Olamaz
0
Olamaz
Kızgın Kızgın
0
Kızgın
Komik Komik
1
Komik
İlginç İlginç
0
İlginç
Dijital Derginiz
Dijital yayıncılık alanında Türkiye, yükselen bir grafik çizmektedir. Bu amaç ile profesyonel işlere imza atmak üzere yola çıktık. 5. yılımızda araştırmayı seven herkese kapımızı açtık. Sizlerde makalelerinizi dergiCE'de paylaşarak, dijital dünyada yerinizi alabilirsiniz.

Yorumlar 1

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  1. 10. yüzyıldan itibaren bütün dünyada önce destanımsı hikayeler, daha sonra şövalye romanları, romantik romanlar ve gerçekçi romanlar görülmüştür. 16. yüzyılın sonundan itibaren gelişmiş romanlara rastlanmaya başlanmıştır. Kişi, olay, çevre ve zaman romanın öğeleridir. Çeşitli roman türleri ve anlatıcı bakış açıları mevcuttur. Yazarların eser bırakma gayeleri ise önemli bir mevzudur. Bu yüzden herhangi bir kitap almadan önce, önsöz-giriş bölümünü okumanız ve yazar hakkında bilgi edinmeniz faydalı olacaktır.

İçerik Türünü Seçin
Kişilik Testi
Kişilik Hakkında Testler
Test
Cevaplamalı Testler
Anket
Oylamalı Seçenekler
Yazı
Biçimlendirilmiş Metinler
Puanlamalı Liste
Puanlamalı Liste
Video
Youtube, Vimeo, Vine vs
Ses/Müzik
Soundcloud, Mixcloud
Resim
GIF veya Resim