Şiirin Çeyiz Sandığı: Maraş


KAHRAMANMARAŞ
KAHRAMANMARAŞ

Bu sefer akşam güneşiyle girdim Maraş’a. Gözüm Ahir Dağı’nda. Şehir merkezine yaklaştıkça ona da yaklaşılıyor. Dikkatle baktım. Biri nispeten eski, diğeri yeni iki Maraş görünüyor. Aralarında boydan boya bir tepe uzanıyor gibi. Eski görünümlü şehrin binaları arasında onlarca minare ser çekmiş. Minareler, tepedeki büyük cami ile işgalcilere karşı Ulu Cami’den kaleye doğru inançla yürüyen direnişçi Maraş halkını düşündürüyor. Tepedeki Sultan Abdülhamid Han Cami, şehrin en dikkat çeken yapısı. Şiirin çeyiz sandığı Maraş, çınarlar şehri olsa da girişteki bulvarlarda serviler hâkim. Çevre dükkânlarda ise dondurma ve tarhana tabelaları.

Gönüller Yapan Dernek
Sevgili dostum şair Yaşar Beçene’yle buluştuk. Maraş’a her gelişimde yoldaş ve mihmandarım o olur. Kısmetse şehri bir güzel gezdirecek yarın. Ben de on yıldır gidip geldiğim Maraş’ı ilk defa altını çize çize okuma fırsatı bulacağım. Program saati yaklaştı. Davetlisi olduğum Kahramanmaraş Kültür ve Sanat Platformu Derneği’ne Tataristan’dan üç kıymetli edip gelmiş; seyahat vesilem onlar.

Akşam namazı sonrası ortalık hareketlendi. Dernek hayli yeni olmasına rağmen kısa sürede kurumsallaşmış. Her Cuma akşamı mutlaka bir kültürel etkinlik yapılıyormuş burada. Derneğin geniş salonunu otantik görünümlü ahşap divanlarla çevrelemişler. Selamdı kelamdı derken boş yerler birer ikişer doldu. Gördüm ki, âşık, şair, yazar ve sanatçılar bir arada.

“Biz Kardeşiz”
İlk sözü Marsel Ğaliyev alıyor. Kendisi, Tataristan halk sanatçısıymış. Ülkesinde bir yazar için en saygın unvanmış bu. Ayrıca “Ğabdulla Tukay Edebiyat Ödülü” sahibiymiş. Anlattıklarından dikkatimi çekenleri not tutmadan edemedim: “Siz, bütün Türk devletleri içinde, bağımsızlığını koruyan tek devletsiniz. Bu bize bir örnek, bir manevi ümit oldu.” diyor. “Biz kardeşiz. Sizin de bizim de unutmamamız lazım bunu.” Zeki Velidi Togan’ın, Akdes Nimet Kurat’ın, Gaspralı İsmail’in ve diğer Tatar aydınların aramızda bağ olduğundan bahsediyor. Türkiye’ye bakışları hususunda anlattığı kısa bir örnekten çok etkilendim. “Rus döneminde Kırım’a tatile gidilirdi. Orada, yüksek bir yere çıkıp Karadeniz’in ışıklarını görmeyi murat ederdik. Bu bizim hasretimizdi.”

“Kimse Kimseye Karışmasın”
Marsel Bey’den sonra söz sırası Rkail Zeydulla’ya geliyor. Rkail Bey, tarihten hatırlatmalar yapıyor. Altınorda Devleti’nin Timur tarafından dağıtılmasıyla sekiz hanlığın ortaya çıktığını ve bu durumun Rus işgaliyle son bulduğunu dile getiriyor. Ta o günlerin sızısını duyuruyor dinleyenlere: “Rus’la yüzyıl mücadele edilmiş; fakat o günün idarecileri, Osmanlı‘yı desteklemeyerek, büyük menfaati küçük menfaate tercih etmişler. Bizim, Türkiye’ye olan ümidimiz, inancımız ve övüncümüz geçmişten beri devam etmektedir.” sözleri samimiyet nişanesiydi. Tatar zenginlerinin eğitime verdiği destekten ve medreselerdeki çok dilli nitelikli eğitimden bahsederken, Lenin’in bile, “Tatarlardan okumayan tek bir kimse yok.” dediğini söylüyor. Vaktinde Tatarca neşriyat yasaklanınca Türkiye’den kitap, dergi getirtip okumuşlar.

“Bir Ayak Ver”
Konuşmaların ardından âşıklık geleneğine şahit oldum. Ozanlar Derneği Başkanı Eshabil Karademir (Kara Ozan) ile İhsan Öksüz (Öksüz Ozan) arasındaki atışma bir ilk tecrübeydi benim için. Öksüz Ozan, “Bir ayak ver” deyince, bir nesne veya kelimenin üç ismini irticalen söyleme usulüyle atışma başladı: “Kaya da bir, çakıl da bir, taş da bir.” kafiyelerini “Kelle de bir, kafa da bir, baş da bir.” kafiyeleri tamamladı. Öksüz Ozan dedi ki: “Âşıklık geleneğinde sazlı sözlü bir hoş geldin vardır. Sonra ustalardan bir eser seslendirilir. Daha sonra atışma başlar. Az evvelki atışma bir cinastı. Bazen cinaslı kelime çok, mana bir; bazen de mana çok, cinaslı kelime bir olabilir.” Âşıkların mızrap atışları, halk ağzının rengini veren sesleri Anadolu kültürünün bütün hatıra ve hayallerini geçiriyor zihinden. Mizahın da ihmal edilmediği bu gelenek, açıktır ki bir kültür ve zekâ verimi.

Gönüllü Kültür Elçimiz
Aslen Maraşlı olan Fatih Bey’in tercümanlığı ve sesi gayet iyi. Ayaz Ğıylecev’in “Bir Avuç Toprak” romanının çevirisinden tanıyordum onu. Yirmi bir yıldır Tataristan’da gönüllü kültür elçiliğimizi yapıyormuş. Hatta oradan evlenmiş. Kendisine “Yağmurlu Sözler” ve “Gök Mavi Yer Masal”ı imzaladım. O da bana, yine Tatar edebiyatından, Ayaz Ğıylecev’in “Cuma Günü, Akşam…” romanını, çağdaş hikâyeler seçkisi olan, “Sessiz Kuray”ı, Rabit Batulla’nın “Cengâver Alp’in Kahramanlıkları” adlı eserini ve çocuk hikâyelerini içeren “Fildişi Çakı”yı hediye etti. Fatih Bey’in, “Ölürsem beni Tataristan’a gömün.” diye vasiyet ettiğini öğrendim. Babasının da orada olduğunu fark edince, “Acaba nasıl dayandı, ne hissetti?” diye düşünmeden edemedim. Yaşamayan, hüzünlü gurbeti, muhacir olmayan da hicreti tam anlamıyla bilemez.

Bol Işıklı Gece
Yukarı caddeden batıya; yani eve doğru giderken aşağılarda bir ışık denizi yakamozlandı. Bu deniz, gecenin getirdiği dinginlikle Sütçü İmam Üniversitesi’ne kadar uzanıyor. Biliyorum ki orada bir nehir dinleniyor: Aksu. Bir gölü andırıyor gündüzleri. O tarafa bakan pencereler için büyük saadet. Düşünceler içinde ilerlerken yeni Maraş bulvarlarındaki ağaç çeşitliliği daha bir dikkatimi çekti. İlginçtir, daha çok mezarlarda tercih edilen serin serviler burada da bulvar süsü olmuş. Öte yandan, ismi İstanbul’la özdeşleştiği hâlde Anadolu’nun pek çok yerinde gördüğüm erguvanlar ve pek çok iklime uyum sağlayan akasyalar Maraş peyzajına renk katmış. Ama yine de bu şehrin hafıza dokusu çınarlarla süslü.

Günü Biz Uyandırdık
Seher vakti, tarihî Ulu Cami’nin yolunu tuttuk. Kabaca bir gezi planı belirledik ki vakti iyi değerlendirelim. O vakte kadar zaman hassas ve kıymetli. Namaz sonrası, bir müddet camiyi inceledik. Kalem işli, ahşap tavanlı beylikler dönemine ait serin bir mabet burası. Giriş kapısı istikametinde Zülkadiroğulları Bey’i Alaüddevle’nin türbesi bulunuyor. Yanında da küçükçe bir medrese var. Onlara da uğruyoruz. Beyliklerin Anadolumuza katkısı büyük. Allah, banilerine rahmet eylesin. Hemen yanı başımızda olduğundan kapalı çarşıya yöneldik. Bir iki dükkân açıktı sadece. Genel itibarıyla yedi gibi bütün dükkânlar açılıyormuş. Modern ahşap daraba özelliğindeki kepenkler ilgimi çekti. Çarşının kavisli tavanı da ahşaptı. Çarşı, mesleklere göre tasnif edilmiş; bakırcılar, kuyumcular, saraçhane gibi. Dükkânlar tabelalardan arındırılmış. Eskiden müşteri kapmak için, “Buyurunculuk” yaygınmış, otogarlarda hâlâ izleri kalan çığırtkanlık gibi. Bu durum esnafın ileri gelenlerini rahatsız edince, buna bir son verme kararı almışlar.

Şehrin En İşlek Noktası
Maraş’ın ana yerleşimi dağ yamacında. Bu durum, Bursa ve Mardin örneğinde olduğu gibi yazları serin bir hava bahşediyor. Geniş bir manzara imkânıyla birlikte nem oranının az olması apayrı bir ferahlık vesilesi. Böylelikle az uykuyla dinlenmek ve dinç kalmak mümkün olabiliyor. Sebze ve meyveler de yayla tazeliğine erişiyor. Trabzon Caddesi’nden Ulu Cami’ye kıvrılan yerde dükkânlar harıl harıl. Bu nokta şehrin en işlek yeri. Çörekçiye selam verip soruyorum: Özelliği nedir bunun, nasıl yapılıyor? “Maraş çöreği mayasız yapılır.” diyor. “Hamurun kıvamı katı olur.” Tatlı ve tuzlu iki çeşidi olduğunu önceden biliyorum. Cadde boyunca sadece çörekçiler yok. Tel kadayıfçı, o çok sevdiğim baharatçı, tarhanacı, çerezci, dondurmacı ve tuhafiyeciler sıralanıp gidiyor.

Cumbalı Evlerden Dört Kapılı Bahçeye
Yaşar Bey, “Önce Mehmet Zülkadiroğlu Ağabey’in mezarını ziyaret edelim; sonra pek çok yeri gezeriz.” diyor. Asri mezarlığa doğru yola çıkınca evlere odaklandım. Ekserisi eski tip küçük briketlerle yapılmış yakın zaman evleri. Daha eski olanlar ise, genel olarak Anadolu’nun diğer illerinde de rastlanan cumbalı evler. Cumba: Ana yapıdan dışa taşan kafesli bölmeye deniliyor. Bir nevi pencereli kapalı balkon. Ahşap, kerpiç ya da taş, tuğla evler, yaptıranın ekonomisiyle ilgili. Bu tür evler her şehirde çok az kaldığı için ancak restore edilenler kullanılabiliyor. O da turizmin hürmetine.

Mezarlığa yaklaşınca kapı isimleri ilgimi çekti: Rahmet Kapısı, Şehitlik Kapısı, Şeyh Adil Kapısı, Hafız Ali Kapısı. İsimlerdeki manevi doku hemen fark ediliyor. Her ne kadar o eski maneviyat korunamamış olsa da yine de genlere işlediği su götürmez bir gerçek. Zülkadiroğlu Ağabey’e dualar okuduktan sonra mezarlığı bir müddet seyrettim. Şehitlik, al bayraklarla gelincik bahçesi gibi.

Maraş’ın Parkları Yayla
Sabah kahvaltısı niyetiyle paçacıya yöneldik. Bu çorba gerçekten nefis. Hem de besleyici. Öyle sanıyorum ki uzun bir süre üç öğün tüketilebilir. Yaşar dostum, karşıdaki parkı göstererek, “Burası zamanında en gözde parktı. Şimdi daha büyük ve daha güzel parklar yapıldı.” diyor. “Sana onları göstereceğim.” Doğruca “Aslan Bey Parkı”na yöneliyoruz. Gayet büyük bir alanı kaplıyor. Dağın şehre dokunan yamacına kurulmuş. Çam, köknar ve servilerden oluşan tabiî orman içinde modern çocuk parkı, koşu yolu, haymeler ve çay alanları yapılmış. Müstakil mescidi bile bulunuyor. Ailecek gelmeye müsait bir yer. Bir müddet dolaşarak tertemiz havasından soluyoruz. Derken bir başkasına, Rahmetli “Muhsin Yazıcıoğlu Parkı”na gidiyoruz. Tepelerin arasında genişçe bir vadi içine kurulan bu park da tabiî ve modern. Yapay şelaleler, havuzlar, çay bahçeleri ve çocuk parkı görülüyor.

Yedi Kuyularda Kar
Mihmandarım, “Seni Yedi Kuyular’a götüreyim.” diyor. “Şansımız varsa kar görürüz.” Arabayla döne kıvrıla zirveye doğru tırmanıyoruz. Ahir Dağı’nın çıplak yamaçlarına genç çam, köknar ve servi fideleri dikilmiş. Yukarılara doğru ilerledikçe dik uçurumlar daha iyi fark ediliyor. Zirvelerde kar var. Yedi Kuyular’da da olsa ne iyi olur. Çocukluğumdan yirmi dört yaşına kadar içinde yaşamaktan bıkıp usandığım kar, bende hasret oldu şimdi. Aracımız genişçe bir alana gelince durduk. Etrafta kar olmadığından inmedik bile. Yaşar Bey, “Burası Yedi Kuyular, her bahar insanla dolar taşar. Mangallar kurulur, semaverler kaynatılır. Gelenler karda kaymanın mutluluğunu yaşar. Kar erimediği müddetçe bugün de durum aynı.” diyor.

Şanslı Meşe
Vakit kaybetmeden şehre dönmeye karar verdik. Aracı müsait bir yerde durdurup fotoğraf çektik. Batı tarafı komple dağ silsilesiyle çevrili. Ova istikametinde Suriyeli muhacirlerin çadır kentleri görünüyor. Baharla, dört bir yan kartpostal güzelliğinde. Geldiğimiz yollardan döne kıvrıla inerek şehre varıyoruz. Ufak bir çay molasından sonra Malik Ejder Hazretleri türbesine revan oluyoruz. Malik bin Ejder Hazretleri, Hazreti Ali Efendimiz döneminde Maraş’ın fethine katılmış. Kendisine hürmeten bu türbeyi yapmışlar. İsminin bu havalideki en yaygın isimlerden olduğunu biliyorum. Bir başka rivayette, buradaki zat onun bir yakınıymış dense de Maraşlılar onu, onun ruhaniyeti de Maraşlıları çok sevmiş. Türbesi, Nur Dağı istikametinde. Aksu Nehri’nin yukarısındaki tepeye ulaştığımızda büyükçe bir ağaçla türbe karşıladı bizi. Ağaçlara meraklıyım. Orada bulunan birine sorduk; meşeymiş. İlk kez böyle kudretli bir meşe gördüm. Çınar gibi asırlık. Meşeler elli yaşına gelmeden palamut vermezmiş, ilginç. Böylesi bir mekânda boy vermek onun için büyük şans. Malik bin Ejder Hazretlerinin mübarek ruhuna dualar okuduktan sonra, ötede kalan şehri seyrettik bir müddet.

Peki, Amca, Senin Adın Ne?
Şimdilerde durum değişmiş olsa da, Kahramanmaraş’ta Malik Ejder ismiyle beraber çok yaygın bir isim daha var. Hatta en yaygın isim odur denilebilir. O isim elbette ki Ökkeş. Bu isim, Ukkaşe bin Mıhsan Hazretlerinin bizdeki telaffuzu. Mübarek, o kadar çok sevilmiş ki, adı nesillere isim olmuş. Ökkeş isminin çokluğuyla ilgili şöyle bir fıkra anlatılır. “Yolda gitmekte olan otobüsü polis durdurur. Ökkeşlerden biri bir kusur işlemiştir. Memur: İsmi Ökkeş olan kim varsa insin. Bakar ki, araçta bir tek kişi kalır. Memur bu duruma hayret eder. Şaşırarak, peki, amca, senin adın ne?” der. O da, “Hacı Ökkeş, evladım.” diye cevap verir.” Ukkaşe Hazretleri, Efendimiz’in (s.a.s.) “Cennet’teki komşum” dediği sahabedir. Türbesinin bulunduğu yere Ökkeşiye deniyor. Maraş’a 60 kilometre yakınlıkta.

Son Ustalar Zamanı
Ziyaret sonrası bir müddet fuara uğradım. İlki gerçekleşen “Uluslararası El Sanatları Fuarı” gayet renkli ve ilgi çekiciydi. Çeşitli şehirlerimizden esnafların açtığı stantlardaki Anadolu tatları da ayrı bir zenginlikti. Fuardan çıkınca, elimde poşetler, doğruca kapalı çarşıya geçtim. Taş Han’a uğrayacakken bir saraç dikkatimi çekti. Semer, kolan, boyunduruk, pandır ve aşırma gibi binek malzemeleri üretilen bir yer burası. Birkaç kare fotoğraf çekerek tanıştım. İsmi Şaban Küçükönder’miş. Şaban Usta, bu duruma alışmış. Gelen yabancılar fotoğraf çekip bilgi alıyormuş ondan. Yaşı ilerlemiş. Yanında çırak ve kalfa görünmüyor. “Bu işler bitti. İşi yapacak adam da yok. Yirmi sene önce farklıydı. Şimdi her sene düşüyor.” diyor, iç çekerek. Üzülmemek elde değil. Kolay gelsin deyip Taş Han’a yürüdüm. İlk işim bir yemeniciye uğramak oldu. Abidin Saçmalı Ustayla ilk kez tanışıyorum. Çay söylüyor. O da mesleğin sıkıntılarını dile getiriyor hemen. Geriye kalan dört ustadan biriymiş kendisi. Eğer önlem alınmazsa bu mesleğin de yok olması yakın. Gerçi Hollywood filmleri, tarihî kıyafetler için ayakkabıları buradaki bir yemeniciye sipariş ediyormuş. Beş altı tane sinema filminde de yemeni giyilmiş. Belki bu durum, sektörü canlandırabilir.

Çomçalı Tas
Yaşar Bey’le, otuz yıllık bir et lokantasına doğru gidiyoruz. Yemeğimizi söylüyoruz. Ortaya karışık deyince, et ve tavuk ızgara, şiş kebap ve Adana kebabı, büyük bir tabak içinde servis ediliyor. Yanında ayran, salata, kıyılmış soğan, közde domates ve biber sunuluyor. Ayran sunumu Şanlıurfa, Mardin ve diğer güney illerindeki gibi çomçalı tasla yapılıyor. İyi de oluyor. Yemek arasında, Yaşar Bey, tarihî eser koleksiyonu olan bir iş adamıyla telefonlaşıyor. “Misafirim var, şayet müsaitseniz sizin oraya getireceğim.” diyor. Kabul ettiğini öğrenince seviniyoruz.

Bir Maraş Beyefendisi
Koleksiyoncu zat, Tekstilci Mehmet Büyükerzurumlu imiş. Yaşar Bey, çok zarif ve vefakâr biri olduğundan bahsetti. İşyerine vardığımızda güvenlik görevlisi içeri buyur ediyor. Tanışırken, Fatih Kutlu Bey’in dayısı olduğunu öğrendim. Ailede sanata karşı bir meylin olduğu fikrim pekişti. Vakit kaybetmeden ziyaret sebebimizi görmeye geçtik. Genişçe bir odaya girince titizlikle dizilmiş tarihî eser ve objelerle karşılaştık. Mehmet Bey, Osmanlı öncesinden kalma bir hazine sandığını nazara vererek girdi söze. Eserlerin her birinin bir hususiyeti olduğunu ve detaylı anlatmaya vaktin yetmeyeceğini söyledi.

Nefis Bir Koleksiyon
Hazine sandığının hemen üstünde duran nesnelerin çeşitli kültürlere ait teraziler olduğunu öğrendik. Cepte bir kalem gibi taşınan sarraf terazisi mi dersiniz, yumurta terazisi mi… Mehmet Bey kullanımlarını göstererek anlatınca, onun sadece bir meraklı değil, bu işe kendini aşk ile vermiş biri olduğunu görüyoruz. Kandiller, kilit örnekleri, çeşme başları, kapı tokmakları, kılıç, kalkan, teber gibi savaş aletleri… Buranın gerçekten bir hazine olduğunu fark ettim. Keşke burayı müstakil bir müzeye çevirse. İlim adamlarından yardım alarak envanter kayıtları hazırlatsa gerçekten iyi olur. Burada, yer darlığından dolayı birbirinin alanını işgal eden nice eser, pekâlâ daha geniş bir dairede çok daha ilgi çekici ve görkemli durabilir. Her birinin ne gibi bir hususiyeti varsa yazılı ve görsel olarak tanıtılabilir. Hangi millete ve devlete ait, hangi maksatlarla kullanıldı, hikâyesi ne? Bu koleksiyon, pekâlâ iyi bir belgesel, iyi bir ansiklopedi ve çok değerli makalelerin konusu olabilir.

Rafta Fincanlar Cevher
Rafta fincanlar ve kahve kavurma tavaları görülüyor. Kavrulan kahvenin soğutulduğu ahşap tavalar bile mevcut. Çevirmeli, yani yarı otomatik kahve kavurma makinesi ile ardıç ve pelesenk gibi ahşaptan yapılmış kahve saklama kapları, bu işin zengin işi olduğunu ispatlıyor. Ayrıca, kullanıldığı zamana göre çok modern bir kahve pişirme aleti var ki şaşılır. Buharla pişen kahve, telvesi süzülerek musluğa geliyor ve fincana dolduruluyormuş. Fincanlar ise bu kadar da olmaz dedirten cinsten. Pişmiş topraktan fincan, altın işlemeli ahşap fincan, gümüş ayaklı porselen fincan ve altın kakmalı mineli cam fincan.

Taş Plakta Müzeyyen Senar
Mehmet Bey, odanın bir köşesini şark usulü düzenlemiş. Ortada büyük bir sini, etrafı kilim desenli örtüler, sedir ve minderlerle çevrili. Sininin içine de çerezler koymuş. Ben onları aksesuar sanmıştım. Meğer misafirleri gezdirirken ikramda bulunuyormuş. Büyük incelik. En az üç saat boyunca ayakta kalarak eserlere odaklanmışız. Yorulduğumu ancak oturunca fark ettim. Çerezlerden atıştırırken, ev sahibimiz, “Dilerseniz size taş plak dinletebilirim.” dedi. İyi olur dedik. Müzeyyen Senar’ın gençlik yıllarından bir eserdi çalan. Gerçek bir sanatçı sesiydi bu. Derken, bir sürpriz daha yaptı. Orhan Gencebay’ın on altı yaşına ait bir taş plak çıkardı. Sesi ve bağlamasıyla o olduğu belli; fakat daha kıvamını bulmamış, ergen bir dokusu vardı. Kendisine söylendiğinde, bu plağı hatırlayamamış. Çerezden sonra, bize güzel bir ikramda daha bulundu. Fil dişi bir sandukadan Kâbe’nin anahtarı ve duvar taşını çıkardı. Her ikisini de öpüp başıma koydum. İnşallah ziyaret etmek de nasip olur dedim. Sonra en eski örneklerden çamaşır makineleri gösterdi. Biri ahşap, diğeri merdaneli iki farklı makineydi. Makineleri ve ilk önce hiçbir şeye benzetemediğim cam deniz fenerini görünce şaştım kaldım. Burada şaşırıp kalacak o kadar çok obje var ki.

Zor Veda
Koleksiyonun üçte birini ancak gördüğümüz ve dinlediğimiz hâlde ne biz dinlemekten ne de Mehmet Bey anlatmaktan yoruldu. İç zenginliği dışına vurmuş bu sanat adamını dinlemek gerçekten büyük bahtiyarlık. Gitme saatim yaklaştığı için üzgün olduğumu söyledim. Otobüsüm bir saat sonra kalkacak. Bu insan verimi hazine, müsait bir vakitte günlerce gezilip dinlenilebilir. Çıkarken, ziyaret defterine bir şeyler yazmak ister misiniz diye sorunca: “Elbette.” dedim. Birkaç cümle yazsam da içimdeki coşkuyu ifade etmekte aciz kaldım. Diyebilirim ki, bu ziyaret, seyahatimin en sürpriz hediyesi oldu. Kahramanmaraş’tan, o, Necip Fazıl‘ın, Karakoçların, Yedi Güzel Adam’ın ve daha nice seçkin simanın şehrinden, içimde yankılanan pek çok ses ve görüntüyle memnun ve mesut ayrılıyorum.

Bu içeriği nasıl buldunuz?

Beğen Beğen
3
Beğen
Mutlu Mutlu
1
Mutlu
Eğlenceli Eğlenceli
1
Eğlenceli
Üzgün Üzgün
0
Üzgün
Olamaz Olamaz
0
Olamaz
Kızgın Kızgın
0
Kızgın
Komik Komik
0
Komik
İlginç İlginç
0
İlginç
Dijital Derginiz
Dijital yayıncılık alanında Türkiye, yükselen bir grafik çizmektedir. Bu amaç ile profesyonel işlere imza atmak üzere yola çıktık. 5. yılımızda araştırmayı seven herkese kapımızı açtık. Sizlerde makalelerinizi dergiCE'de paylaşarak, dijital dünyada yerinizi alabilirsiniz.

Yorumlar 0

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İçerik Türünü Seçin
Kişilik Testi
Kişilik Hakkında Testler
Test
Cevaplamalı Testler
Anket
Oylamalı Seçenekler
Yazı
Biçimlendirilmiş Metinler
Puanlamalı Liste
Puanlamalı Liste
Video
Youtube, Vimeo, Vine vs
Ses/Müzik
Soundcloud, Mixcloud
Resim
GIF veya Resim