Mehmet Akif’in Mektupları

4 dk okuma süresi


1
7 Paylaşım, 1 puan
Mehmet Akif'in Mektupları
Mehmet Akif'in Mektupları

Mehmet Akif’in yüzünün güldüğü bir fotoğrafı hiç görmedim. Hemen her fotoğrafında devasa yüklerin altındaki bir adamın sorumluluğu ya da derin bir hüznün ağırlığı okunabilir. Kendini değil milletini yaşayan bir adam olarak gördüğümüz Akif’te belki de bu yanı kanıksadık ve bu yüzden fazla da dikkatimizi çekmiyor. Milletinin hayatını yaşayan bu adamın elbette hepimiz gibi bir ailesi de vardı. Bu çevre içinde Akif’in yaşadığı acılar, endişeler, sevinçler ve sıkıntılar da vardı. Akif’in kızına ve damadına 1928-36 yılları arasında Mısır’dan yazdığı yazdığı mektuplarda şiirin kayıtlarından azade ve Akif’in kamuya yansıyan yüzünün daha mahrem yanları var.

Mehmet Akif’in mektupları pek çok açıdan konuşulabilir. Ancak bu yazıda Akif’in mektuplarına yansıyan ekonomik sıkıntılar, bir aile büyüğü olarak kızına ve torununa duyduğu sevgi ele alınacak. Tabi ki bir de Akif’in bazı sosyal meselelere dair düşünceleri…

Mehmet Akif’in Yaşadığı Ekonomik Sıkıntılar

Mehmet Akif’in mektupları okunduğunda yaşadığı mali sıkıntının izlerine, kızına verdiği öğütte rastlıyoruz. Şöyle diyor Akif: “Dünyada para kadar lüzumlu bir şey daha olmadığı için onu idare ile harç etmek en ziyade aranılacak bir meseledir. Biz bu hakikati pek geç anladık.”(2) Aynı konu birkaç yıl sonra yazdığı bir mektupta da “…yazdan biriken borçları ödemekle meşgulüm.” cümlesiyle tekrar karşımıza çıkar. Akif Mısır’dadır ve ihtiyarlığına rağmen kendilerine yardımcı olacak birini tutmaya gücü yetmez. Bu dönemde Akif, “Ben de çay, bulaşık işlerini kemal-i intizam ile görüyorum.” diye yazar. Bir başka mektubunda, “Yemeğimi pişiriyorum. Ortalığımı süpürüyorum. Bir evde ne vazife varsa hepsini kendim yapıyorum.” diye yazar. Bunları yazdığında Akif, altmışını geçmiştir. Mısır’da 1935 yılında aileye bir ev tahsis edilir. Mektubundaki “…kira derdi olmaması ne büyük bir saadetmiş.” cümlesi Akif’in yaşadığı maddi sıkıntıları göstermesi bakımından kayda değer.

Akif’in yaşadığı gurbetin derinliğinin en çok hissedebileceği mektup belki de bahar ve bülbülden bahsettiği mektuptur. Akif’in bülbül şiirinin başlangıcında, yemyeşil bir tabiatta defalarca bülbül sesi dinlemiş bir şairin bakışı vardır. Aynı şair, bakınız Mısır’ın kavurucu sıcağında neleri özlemiş: “Hesapça baharınız gelmiş olacak… Civardan bülbül sesleri geliyor mu? Yoksa bizim gibi sizler de o mübarek sese hasret misiniz? Mısır’da hiç bülbül yoktur. Bazıları İskenderiye civarında tek tük bulunduğunu söylüyorlar. Bizler alışık olduğumuz için bülbülsüz bahardan zevk alamıyoruz.”

Ancak tüm bu olumsuz şartlara rağmen Akif şikayet eden bir ruh hali içinde değildir. Hatta Yahya Kemal’in şiirinden ödünç alarak söylersek, Akif’e mektuplarında “mümin, mütevekkil” bir ruh hali hakimdir. Belki de en çok tekrarladığı ve beğendiğini söylediği söz şudur: “Bir yiyip bin şükretmeli… Şair ‘şükr-ü nimet dahi bir nimettir’ diyor ki en beğendiğim sözlerdendir.” Kendinin ve kızının durumundan bahsettikten sonra şükür sadedinde şöyle der: “Allah, odunu, kömürü, yiyeceği, giyeceği kıt olan kullarına yardımcı olsun, amin.” Bu satırlarda hayatla iç içe, hayatın gerçeklerini gören ve son derece insani bir şekilde onlarla hemhal olan bir Akif görüyoruz.

Mehmet Akif’in mektuplarının en duygulu yanı belki de torunu hakkında yazdıklarıdır. Hemen her mektubunda sözü hemen ona getirir ve ayrıntılarıyla onun hakkında bilgi verilmesini ister. Daha üç dört yaşından itibaren ona Ferda Kadın diye takılır. Kendi ifadesiyle artık yaşlı bir adam olan Akif, torunu söz konusu olduğunda adeta çocuklaşır. İşte torunu için yazdığı cümleler: “Elhamdülillah mektubunuz geldi. İçinde fotoğraflarınızı görünce dikiş kala sevincimden çıldırıyordum. Benim kıymetli minicik Ferda’m maşallah enikonu büyümüş, o benim pek sevgili ve pek kıymetli bir malımdır. Onun güzel, zeki gözlerinden şapır şapır benim için öpünüz! Olmaz mı?”

Sonuç

Mehmet Akif’in mektuplarında geçen ve onun çağını aşan ufkunu yansıtan birkaç konudan bahsetmekte fayda var. Akif’in damadının tayini Beytüşşebab’a çıkar, İstanbul’da yetişmiş biri için muhtemelen Beytüşşebab’ın şartları zordur. Kızına yazdığı ve torunlarının Kürtçe öğrenip öğrenmediğini sorduğu mektuplarından birinde şunları söyler: “Yurdun her tarafını dolaşmalı, her tarafına hizmet etmelisiniz. Vatan bir küldür ki tecezzi kabul etmez: şarkı, garbı, şimali, cenubu nazarımızda bir olmalıdır. Uzak, yakın, soğuk, sıcak dememeli; elimizden geldiği kadar, hatta bunun fevkinde olarak fedakarca çalışmalıyız. Başka türlü ne yaşamak, ne memleketi yaşatmak ihtimali yoktur.” Akif’in 1935’te kendi çocuklarına verdiği bu öğütleri, aradan yaklaşık yüz yıl geçmesine rağmen benimseyememiş olmamızı nasıl açıklamak gerekir, bilemiyorum!

Benzer bir düşünceyi yine kızına yazdığı mektupta, İngilizleri örnek göstererek ifade eder. Akif, Mithat Cemal’den ödünç aldığı bir ifadeyle, “Bizler dünyaya gelmemişiz, İstanbul’a gelmişiz.” der. Bu sözü dünyayı tanımadığımız, farklı coğrafyalara gitmediğimiz, her yerde olmadığımız için kendi vatanımızda da rahat edemediğimiz sadedinde söyler. Akif, İngiliz hakimiyetinin ardındaki itici gücü kolaya kaçarak sadece sömürgecilikle açıklamaz. Uzunluğuna rağmen Akif’in nesrini ve düşüncelerini çok güzel yansıttığı için mektubun bu kısmını buraya alabiliriz: “Bugün yüzlerce milyon efradı beşere hakim bulunan İngilizleri gözümüzün önüne getirelim. Acaba heriflerin bu kudretleri, bu muvaffakiyetleri tesadüfen mi oluvermiş, yoksa milletçe birçok mesaiye, birçok şedaide katlanmak sayesinde mi elde edilmiş? Londra’da nazü naim içinde büyümüş, ebeveyninin milyonları sayesinde her türlü ihtiyaçtan fersahlarca uzak bir lordun oğlu kalkıyor, Sudanlara, Afrika’nın en yaşanmaz, en cehennemi bucaklarına giderek gençliğinin en kıymetli çağlarını İngiltere hesabına o kumlara gömüyor. Vatanı uğruna çektiği tahammülsüz meşakkatleri hiçe sayıyor. Daha doğrusu kendine şeref biliyor. Biz biçarelerse İstanbul’dan çıkıp Bursa’ya gitmeyi felaket telakki ediyoruz. Bizim Mithat Cemal ‘Bizler dünyaya gelmemişiz, İstanbul’a gelmişiz.’ der ki pek doğrudur.”

Akif, milletini yaşamış büyük bir insan. Merasimlerde okunan şiirleri dahil, Akif’in hala hakkıyla anlaşılmadığını görüyoruz. Onu okudukça yepyeni söyleyişlerle, yepyeni tecrübelerle, yepyeni bakış açılarıyla karşılaşıyoruz. Bu nedenle Akif, sadece bir kere değil tekrar tekrar okunması gereken biri. Mektupları da Akif’in bu zengin yönünü yansıtan bir metin ve mutlaka okunmalı.

KAYNAKÇA:
– Mehmet Akif Ersoy’un Aile Mektupları, Ed. Dr. Nihat Karaer, Burdur: Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Yayınları, 2010.

* Yarim Çiçek Olmuş Burnumda Tüter ifadesi Mehmet Akif’in mektuplarında kullandığı bir ifadedir.


Bu içeriğe ifadenle renk ver!

Beğen Beğen
3
Beğen
Mutlu Mutlu
5
Mutlu
Eğlenceli Eğlenceli
2
Eğlenceli
Üzgün Üzgün
1
Üzgün
Olamaz Olamaz
0
Olamaz
Kızgın Kızgın
0
Kızgın
Komik Komik
0
Komik
İlginç İlginç
0
İlginç

dergiCE üyeleri ne diyor?

  1. İbret olmaz bize her gün okuruz ezberde,
    Yoksa hiç mana aranmaz mı bu ayetlerde,

    Lafz-ı muhkem yalnız anlaşılan Kur’an’ın,
    Çünkü kaydında değil hiç birimiz mananın,

    Ya açar nazm-ı celilin bakarız yaprağına,
    Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına,

    İnmemiştir hele Kur’an şunu hakkıyla bilin,
    Ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak için.

    Mehmet Akif ERSOY