İstiklal Harbinin Ruh Mimarı ve Nağmekarı


Şair Mehmet Akif ERSOY
Şair Mehmet Akif ERSOY

Mehmet Akif, milletimizin, 20. Yüzyılın başında kıyametvari hercü merçler yaşadığı ve zorlu hayati dönemeçlerden geçtiği bir hengamede, tüm ruhu ve benliğiyle kendisini milletine vakfetmiş ve ferdi hayatında milletinin kader çizgisini yaşamıştır. Mukadderatımızın tayininde üstlendiği emsalsiz misyondan ötürü, maşeri vicdanda mualla bir mevki edinen Akif’in hayatı, mefkuresi ve mücadelesi, milletimizi ait olduğu mertebeye yeniden yükseltmek istikametinde geçmiştir. Bu cümleden olarak, İstiklal Harbi’ndeki büyük hizmetleriyle, yeni Türk Devleti’nin temellerinin tutması ve özünün mayalanmasında hayati bir fonksiyon ifa etmiş ve ruh mimarlarından olma hüviyetini de kazanmıştır.

Milli Mücadele’ye İştiraki ve Hizmetleri
Anadolu-İslam Karakolu’nun, Mondros Mütarekesi’nden sonra İtilaf Devletleri tarafından istila edilmesi üzerine, duraksamadan feveran ederek ilk cihad sancağını açanlardan biri Mehmet Akif olmuştur. Akif, 1920 yılı Ocak sonlarında soluğu, Yunan ilerleyişine karşı ilk cephenin açıldığı ve halkın ilk şuurlu kıyam hareketine kalkıştığı Balıkesir ve Ayvalık’ta almış ve böylelikle Kuva-yı Milliye’ye fiilen iştirak etmiştir.

Esaret altındaki İstanbul’da ise bütün imkanlarını seferber ederek var kuvvetiyle Anadolu’daki mücahedeyi destekleyici çabalar içerisine giriyordu. 1920 başından itibaren Sebilü’r-Reşad (gazetesinin) idarehanesini Milli Mücadele’ye katılmak amacıyla Anadolu’ya geçenlerle İstanbul’daki yakınları arasındaki her türlü gizli muhaberenin merkezi haline getirmişti. İşgal güçlerinin sıkı takibat ve baskılarına rağmen, bütün tehlikeleri göze alarak bir takım hizmetlerde bulunuyorsa da; 16 Mart 1920’de İtilaf Devletlerinin İstanbul’u resmen işgal etmeleriyle, artık iyice ağırlaşan böyle bir ortamda Anadolu Hareketi lehinde fazla bir yol almanın imkanı kalmadığı kanaatine ulaşacaktı.

Nitekim, TBMM Hükümeti tarafından vaki davet üzerine, Anadolu cihadına katkıda bulunmak düşüncesiyle Ankara’ya hareket etmeye karar verecekti. Fakat, işgal devriyelerinin sıkı kuşatmasını yarıp Anadolu’ya geçmek, elbette ki o kadar kolay değildi. Bu sebepledir ki, Milli Mücadele Hareketi’ne dahil olan pek çok önder kadro gibi o da Üsküdar sırtlarındaki Özbekler Tekkesi’ne sığınacaktı. Çünkü, Şeyh Ata Efendi, silah sevkıyatı başta olmak üzere önemli birçok kimsenin Anadolu’ya geçmesinde açtığı gizli menzillerle çok mühim vazifeler ifa ediyordu. Mehmet Akif de, Şeyh Ata’nın yardımıyla Ankara yolunu tutmuştu.

1920 Nisan sonlarında çıktığı yolun büyük bir kısmını yürüyerek kat etmek suretiyle, Mayıs başlarında Ankara’ya varacaktı. Mehmet Akif’i Ankara yollarına düşürüp Milli Mücadele bayrağı altına koşmaya sevk eden amiller nelerdi? O, bir kısım devlet erkanı ve aydın tabakasının içinde boğuldukları anaforik hal gibi; bedbinlik ve miskinliğe gömülmektense; azme, ümide ve saye sarılıp, kuvayı milliye ruhuyla hareket ederek, zulmetten nura çıkılabileceğine inanıyordu. Herkesin kendi köşesine çekilip hadiseleri dışarıdan takip etmesindense; şanlı fakat talihsiz Anadolu insanıyla omuz omuza verip ateş hattında aynı siperi paylaşmanın, giriştiği asil cehdinde onu kamçılayacağını; bunun da istiklal ateşini alevlendirerek esaretten kurtuluş yolunu açacağını düşünüyordu.

İslam Alemdarının, Ankara’ya gelir gelmez hemen ilk Cuma’da Hacı Bayram Cami kürsüsüne çıkmasıyla ilk işi, bu düşüncelerini tatbike başlamak ve cihat çağrısında bulunmak olacaktı. Lakin, Ankara’da fazla oyalanmayı faydasız bularak; Anadolu’nun yanık topraklarını adım adım dolaşıp ona önderlik etmek kararıyla yola koyulacaktı. Dolaştığı şehirlerden bazıları şunlardır: Eskişehir, Burdur, Sandıklı, Dinar, Antalya, Afyon, Konya, Kastamonu.

Milli Mücadele’deki aktif rolüne ve kolektif şuuru ateşlemedeki maharetine temas etmesi bakımından, oğlu Emin Akif’in bu gezilerle ilgili çarpıcı intibalarından bir kısmı aynen şöyledir: “İzmir havalisinden sızan kara haberleri, mülevves çizmeler altında çiğnenen tarihi ve ilahi mabetlerimizi öyle yanık bir dille izah ediyordu ki… O muazzam kalabalık derin bir sükuta dalmıştı. Lakin bu öyle bir sessizlik idi ki, kasırgalar koparacak ruhların kellesini koltuğuna almaya niyet eden başların son kati kararından doğuyordu.”

Damadı Ömer Rıza’nın (Doğrul) şu çarpıcı tespitleri de Akif’in hakkını teslim edici keyfiyettedir: “Onun sesini işitenler arasında milli savaşa inanmayanlar inandılar, milli savaşa karşı gelmek isteyenler uyandılar. Mehmet Akif’in milli mucizedeki hissesi bir hayli büyüktür. Bu yüzden ona milli savaşın manevi kahramanı deniyor.”

Burdur dönüşünden bir kaç gün sonra, Birinci İnönü Zaferinin müjdesiyle şerefyab olmuş ve yine oğlunun aktardığına göre “çocuklar gibi” sevinmişti. Anadolu seyahatine son noktayı Kastamonu Nasrullah Camisindeki meşhur hutbesiyle koyacaktı. Öncelikle hemen her yerde yaptığı gibi, Milli Mücadele Hareketi aleyhinde halkın zihninde uyanan tereddütleri dağıtıcı telkinlerle söze başlamıştı. Hareketin hakiki mahiyetini; düşmanın Anadolu cihadını baltalamak için halkı birbirine düşürüp mukavemeti kırma emelinde olduğunu uzun uzun izah edecekti.

Esas gayelerinin, milletimizin ölüm fermanı “Sevr paçavrası”nı dayatmak olduğu tehlikesine dikkatleri çekmişti. Halkı, bu antlaşmayı yırtmaya davet ederek; “O kahraman Müslümanlar size dünyalar kadar vasi bir memleket, dünyaları titreten bir saltanatla, tarihler dolusu mefahir bıraktılar. Ya sizler evladınıza, ahfadınıza miras olarak acaba ne bırakıp gideceksiniz?!” Sözüyle konuşmasını tamamlayacaktı.

Dolayısıyla, Sevr Antlaşması’nın gerçek mahiyetini tüm boyutlarıyla ilk kez Mehmed Akif açıklamıştı. Bu husustaki gayretlerini, Mustafa Kemal Paşa bile; “Sevr Muahedesinin memleket için ne feci bir idam hükmü olduğunu Sebilü’r-Reşad kadar hiçbir gazete memlekete neşredemedi.” sözleriyle tasdik ve takdir edecekti.

İstiklâl Marşı ve “Vaat Edilen Günler”
Anadolu’yu karış karış dolaşarak cami kürsülerinde, cephelerde ve Sebilü’r-Reşad’daki yazılarında, ruhları ateşledikten sonra Büyük Edibe, destansı şahlanışın kafiyesini koymak gibi zorlu son bir vazife düşmüştü. İstiklal Şairi’ne bu fırsatı, Maarif Vekaleti’nin; Milli Mücadele ruhunu tasvir edecek ve Anadolu insanının bağımsızlık aşk ve gayretini coşturup, dış dünyaya gür bir şekilde duyuracak bir milli marşın seçilmesi için açılan ödüllü müsabaka verecekti.

Eşref Edip’in tâbiriyle; Öyle bir ses ki gelecek nesillere, her an o kutsiyet ve azameti terennüm etsin. Bütün seslerin fevkinde yükselsin, arşın kapılarına yapışarak bağırsın:
Ruhumun senden ilahi şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli!

Yarışmaya, 724 şiir iştirak etmesine rağmen hiç birisi de arzu edilen tesiri uyandıracak kifayette bulunmamıştı. Başta Mustafa Kemal Paşa, Maarif Vekili H. Suphi (Tanrıöver) olmak üzere, herkesin bu ulvi mesuliyeti yerine getirmede ittifak ettiği tek isim Mehmet Akif idi. Ancak Akif, ikramiye olmasından ve “para için şiir yazamam” hassasiyetini taşımasından ötürü bütün müracaatları geri çeviriyordu.

Sonunda H. Suphi’nin, endişelerinin arzu ettiği istikamette çözümleneceğine dair teminatı ve ricası üzerine marşı yazmaya karar vermişti. Taceddin Dergahı’ndaki çoğu zaman derin bir vecd ile ulvi alemlere daldığı ve maveradan sesler beklediği sancılı safhalardan sonra, nihayet vezni tamamlayacaktı. Hemen ardından TBMM, 12 Mart 1921’de şiiri resmen İstiklal Marşı olarak kabul edecekti.

Akif, şiiri kahraman ordumuza ithafen milletimize armağan etmekle, müthiş bir asalet örneği sergilemiştir. Hatta, bunu sahiplenmemiş; “milletime aittir” diyerek Safahat’a bile almamıştır. Mükafata gelince; “Çıkışı yapılmıştır, bizden alın da ne isterseniz yapınız” denilmesi üzerine Akif 500 lirayı muhasebeden alarak; fakir İslam kadın ve çocuklarına iş öğreterek sefaletlerine nihayet vermek gayesi ile kurulan “Darü’l-Mesai” adlı hayır müessesesine bağışlamıştır.

Maddi anlamda son derece zaruret içerisinde yaşamasına rağmen, bir efsanevi fedakarlık göstermiştir. Zira, ona en büyük mükafat olarak; “Allah, bu millete bir daha İstiklâl Marşı yazdırmasın!” temennisinin bu ufuklara ebediyen bir daha uğramaması yeterdi.

Azerbaycan Milli Şairi Bahdiyar Vahabzade, “İstiklal Nağmekarı”nın en büyük eseri hakkında şu anlamlı tahlilleri serdetmektedir: “Bütün varlığımla diyebilirim ki, dünya halklarının milli marşları içerisinde Mehmet Akif’in İstiklal Marşı’nın bir benzeri yoktur. Bu eser, vatanperverlik duygularının en güzel tecessümüdür. Bu şiir, hakikaten bir milletin istiklalini terennüm eden bir ateş püskürtüsüdür.”

İstiklal Marşı’nın Milli Mücadele açısından taşıdığı manayı ise, Abidin Daver şöyle hükme bağlamaktadır: “İstiklal Marşı, İstiklal Harbinin manevi cephesinde yapılmış büyük ve muzaffer bir taarruzdu.”

Mehmed Akif, “Hakk’ın vadettiği” zafere öylesine inanmıştı ki, Kütahya-Eskişehir Muharebelerinde ordumuzun Sakarya Nehrinin doğusuna çekilmesi sonucunda, Meclisin Kayseri’ye naklinin gündeme geldiği kritik anlarda dahi, böylesi bir felaketi görmektense; Ankara’da oğluyla birlikte düşman işgaline karşı çarpışıp ölmeye hazır olduğunu metanetle haykıracak ve sarsılmaz imanıyla adeta muhkem bir istinat direği ve ümit abidesi gibi dikilecekti. Eşref Edip, bu özelliğine şu şekilde parmak basmaktadır: “O buhran günlerinde, Türk Milletinin hür ve bağımsız bir devlete sahip olacağından bir an ümidini kesmedi. Aksini düşünenleri ise asla affetmedi.”

Nitekim, 30 Ağustos 1922’de tahakkuk eden Anadolu Zaferi, gayesine erişen İslam Şairi’nin, son ve ebedî saadeti olacaktı. Sözün özü; Muharrem Ergin’in de dediği gibi, “Âkif, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel taşlarından biridir. Âkif’siz, bu devletin büyük bir sütunu eksik kalır.”

Akif’in temellere koyduğu en sağlam harç; milletimizi asırlarca ayakta tutmaya yetecek kadar kuvvetli mısralarla örülmüş olan “İstiklal Marşı”dır. Akif’in baki hatırası İstiklal manifestosu, gür bir ses dalgası halinde Anadolu ufuklarında yayıldıkça, milletimizin sevgisiyle taçlandırılmış olarak yaşamaya mutlaka devam edecektir.

KAYNAKÇA:
– Eşref Edip Fergan; Mehmed Akif, Hayatı, Eseri ve 70 Muharririn Yazıları, İstanbul, 1966.
– M. Emin Erişirgil; İslamcı Bir Şairin Romanı, Ankara, 1956.
– M. Ertuğrul Düzdağ; Mehmed Akif Ersoy, Ankara, 1988.
– Ahmet Kabaklı; Mehmed Akif, İstanbul, 1987.
– N. Malkoç Öztürkmen; Mehmed Akif Ersoy ve Dünyası, Ankara, 1990.
– Vehbi Vakkasoğlu; İslam Şairi Mehmed Akif, İstanbul, 1983.
– M. Cemal Kuntay; Mehmed Akif, İstanbul, 1997.
– Hasan Basri Çantay; Akifname, İstanbul, 1966.
– Mustafa Baydar; Hamdullah Suphi Tanrıöver ve Anıları, İstanbul, 1968.
– İsmail Çolak; Yakın Tarih Sisler Ardında, Lamure Yayınları, İstanbul, 2006.

Bu içeriği nasıl buldunuz?

Beğen Beğen
5
Beğen
Mutlu Mutlu
4
Mutlu
Eğlenceli Eğlenceli
0
Eğlenceli
Üzgün Üzgün
1
Üzgün
Berbat Berbat
0
Berbat
Kızgın Kızgın
0
Kızgın
Komik Komik
0
Komik
İlginç İlginç
0
İlginç
Dijital Derginiz
Dijital yayıncılık alanında Türkiye, yükselen bir grafik çizmektedir. Bu amaç ile profesyonel işlere imza atmak üzere yola çıktık. 5. yılımızda araştırmayı seven herkese kapımızı açtık. Sizlerde tecrübelerinizi dergiCE'de paylaşarak dijital dünyada yerinizi alabilirsiniz.

Yorumlar 1

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  1. Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal şey!
    Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?
    “Tarih’i tekerrür” diye tarif ediyorlar;
    Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?

İçerik Türünü Seçin
Kişilik Testi
Kişilik Hakkında Testler
Test
Cevaplamalı Testler
Anket
Oylamalı Seçenekler
Yazı
Biçimlendirilmiş Metinler
Puanlamalı Liste
Puanlamalı Liste
Video
Youtube, Vimeo, Vine vs
Ses/Müzik
Soundcloud, Mixcloud
Resim
GIF veya Resim