İslamda Şehircilik

13 dk okuma süresi


0
7 Paylaşım
İslamda Şehircilik
İslamda Şehircilik

Bizdeki bu, gökleri ve yeri, bir arada ruhlara duyurma şehircilik, bina ve peyzaj zevkiydi ki, Piyer Loti gibi kimselerde, cennet bahçeleri kadar asude çınarlarımızın dibinde bir uzun uykuya yatma arzusu uyarmıştı.

İlk İslam Şehirleri ve Karakteristikleri

Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) doğup büyüdüğü, peygamberlikle vazifelendirildiği, insanlığı İslam’ın hakikatlerine çağırdığı şehir olan Mekke, şehir kültürünün derinden hissedildiği tarihi ve stratejik bir konumdaydı. Bu sebeple Mekke, Kur’an’da “ilk ev”, “şehirlerin anası”, “emin şehir” olarak nitelendirilmiştir. Bu açıdan Mekke şehirlerin, Kabe ise mabetlerin anası olmuş ve yeryüzünün ilk şehir anlayışı, ilk mabed ile birlikte başlamıştır. İslam’ın kutsal şehri Mekke’yi manalı kılan Kabe’dir. Hz. Peygamber(sav)’in vahiy süreci Mekke’de başlamış ve yüce hakikatler orada insanların zihin, kalp ve ritüellerine egemen olmuştur.

Medine ise, İslam vahyinin ikinci döneminin yaşandığı, kıyamete kadar insanlık dünyasına ışık tutacak şekliyle sonlandığı bir peygamber şehridir. Hicret’ten sonra tesis edilen “Peygamber Mescidi” ile Medine, gerçek bir şehir hüviyeti kazanmış, medeniyetle entegre olmuştur. Hicret’ten önce Yesrip bir şehir hüviyetine sahip olmayıp tarla ve bahçelerin bulunduğu küçük bir yerleşim birimi iken, Hicret sonrasında Mescidi Nebevi’nin inşasıyla birlikte şehir bu merkezin etrafında oluşumunu sürdürmüştür. Bu bakımdan Yesrib’in İslamlaşmasıyla Medineleşmesi birbiriyle paralel devam etmiştir. Hz. Peygamber(sav)’in Medine’deki bu uygulaması esas alınarak sonradan kurulan Kufe, Basra, Füstat gibi şehirlerde, şehir planında önce cami yeri tespit edilmiş ve yerleşim cami merkeze alınarak gerçekleştirilmiştir.

İslam şehirleri, evrensel özelliklerini büyük nispette koruyarak günümüze kadar gelmiş ve Müslümanların din, kültür ve medeniyet bakımından dünyaya açılan penceresi konumunda olmuştur. Bu şehirlerde daima din, inanç ve çok kültürlülük hakim olmuştur. İslam şehirlerini diğer kültür ve medeniyet şehirlerinden ayıran belirleyici bazı özellikler vardır. Mekke, Medine, Kudüs, Şam, Kahire, İstanbul gibi şehirler, birbirlerinden farklı özellikleri olmakla beraber İslam şehirlerinin ortak özelliklerini bünyelerinde taşımaktadır.

Elbette hiçbir şehir bütün özellik ve güzellikleriyle diğer şehirlere tam olarak benzemez. Her birinin coğrafya, iklim, kültür ve tarih mirasından tevarüs ettiği farklı özellikleri vardır. Her medeniyetin kurduğu şehirlerde, ayırt edici özellik olarak, kendini gösteren ana semboller bulunur. İslam şehirleri, özellikle camileriyle öne çıkmakla birlikte siyasi, ekonomik, eğitim, hukuk vb. alanlarda insanların fiziki ve manevi ihtiyaçlarına cevap veren pek çok boyutuyla da kendisini belirginleştirmektedir. Kültür ve medeniyetin hakim olduğu İslam şehirleri, ferdi ve içtimai iletişimin İslam’ın ruhuna en uygun sevgi, saygı, hoşgörü, nezaket ve medeni kuralların hakim oluşuyla farklılığını hissettirmektedir. Kuruldukları dönemden günümüze kadar bu özellikleri istikrarlı bir şekilde devam etmiş, evrensel özellik ve estetik görünümleriyle şehirlilik ve medenilik vasfını kaybetmeden koruyabilmiştir.

İşte bu durum İslam’ın içselleştirilen evrensel öğretilerinin şehre verdiği tarihi dinamizmdir. Bu sayede şehirler mana kazanmış ve sakinlerini o ölümsüz ilkeleriyle adeta bir eğitim müessesi gibi eğiterek medeni hale getirmiştir. Şehre ve sakinlerine ruh veren, onları medeni yapan güç, İslam’dır, İslam’ın evrensel kaideleridir. Bu manada dinin dışlandığı bir şehirden ve medeniyetten söz edilemez.

Her şehrin bir kalbi vardır. Medine’de Mescidi Nebevi, ondan sonra kurulan şehirlerde de ulu camiler, içinde bulundukları şehrin kalbi olmuştur. Müslümanların şehirlerinin tamamında ulu cami vardır ve şehir bu camilerin etrafında şekillenmiştir. Yerleşim bölgeleri, ticari alanlar gibi özgün mekanlar, cami sonrasında içtimai önemine göre caminin etrafında yer almıştır.

Barış yurdu olarak bilinen Bağdat’ın bir şehir olarak kuruluşu da çok özgündür. Dünyanın gözbebeği bir şehir olan Bağdat, kurulduğu günden beri bilim, sanat ve edebiyatta tarih boyunca anılan bir şehir olmuştur.

Şehirler içerisinde haklı bir üne sahip olan Nişabur’da, Nizamiye Medresesi dahil önemli yüksek okullar bulunur.

Sultan Sencer zamanında dünyanın çok anılan şehirlerinden biri olan Merv de, şehircilik bakımından özgündür. Anlatıldığına göre, şehrin giriş kısımlarında büyük çiçek bahçeleri oluşturulmuş, sabah rüzgarının estiği bölgelere güller dikilmiş ve bu rüzgar estiğinde de şehrin içerisine gül kokusu yayılırmış. Öğle vaktine doğru nergis bahçelerinden nergis kokusu, akşamüzeri ikindi rüzgarının estiği yerlerde de lale kokusu, şehrin sakinlerine lahuti bir hava veriyormuş. Bu şehir medeniyeti açısından oldukça yüksek bir düzeydir. Fıskiyeleriyle, bahçeleriyle, botanikleriyle hakikaten insanların huzur içinde yaşadığı cennetvari bir şehir olan Merv, İslam ilim geleneğinin de en önemli merkezlerindendir.

Osmanlı şehirciliğinde şehrin merkezinde cami yer alır. İkinci halka olarak dükkanların toplu olarak yer aldığı çarşılar bulunur. Son kuşakta ise meskenlerin bulunduğu bir şehir modeli mevcuttur. Merkez, daima dinin ve mukaddesatın en ideal manada yaşandığı yerlerdir. Merkezin, ilk bakışta din dışı gibi görünen ama din ile sıkı sıkıya irtibatlı olan ticarete ve sivil hayata dalga dalga yayıldığı değişmez odak olduğu görülür. Daha da ayrıntıya girilecek olursa Osmanlı şehri, İslam ahlakının ve aynı zamanda teknik ve idari becerilerin mekana yansımış biçimidir. Kendisine ait kültür dokusuyla renklendirilmiş örneklerdir.

Şehre Kimlik Kazandıran Unsurlar

Şehir, bulunduğu yerin insanlarının ürettikleri ile değer kazanır. Geleneğimizde şehre mensubiyet kişiliğin ve kimliğin bir parçasıdır. Bu kişilik ve kimliğin oluşmasında insan unsurunun çok önemli bir yeri vardır. Ankaravi denildiğinde Ankaralı, Bursevi Bursalı, Davudu Kayseri denildiğinde Kayseri akla gelir. Dolayısıyla insan ile şehir arasında sıkı bir münasebet vardır. İnsanlar şehre mensubiyetiyle tanınır ve şehre kimlik kazandırır.

Mimari yapılar ve mabetler de şehre karakter kazandırır. Taç Mahal, Elhamra gibi üstün sanat tasarımıyla inşa edilen tarihi eserler, bulundukları şehrin şöhretini geleceğe taşımaktadır. Süleymaniye ve Sultan Ahmet camileri gibi mimari özellikli eserlerde, o medeniyetin bütün medeniyet birikimlerini görmek mümkündür. Çünkü mimari eserlerin gerisinde, o eserleri meydana getiren ruh vardır. Mimari eser, aynı zamanda o eserleri üreten zihniyetin ve değerlerin tabiat ve metafizik algısını yansıtır. Mesela Müslüman şehirlerindeki camilerin hepsi aydın ve ferahtır. Sanat harikası ulu camiler, İslam estetiğinin değerini yansıtır. Şehre rengini veren bu mimari eserlerde hem şehrin hem de medeniyetin karakteristiği görülür. O bakımdan minarelerden okunan ezanlar, o burçlarda dalgalanan ay-yıldızlı bayraklar ve minarelerin alemleri, bu toprakların ötelere uzanan simgeleridir.

Kaybolan Değerlerle Yüzleşen Şehirler

Günümüzde sağlıklı bir şehirleşmenin yaşanamadığı mega kentlerde, birtakım problemlerle karşı karşıya gelinmiştir. Geleneksel değerlerin ve bağların yitirildiği şehirlerde yaşamanın entelektüel, sosyo-kültürel gereklerine sahip olmadıkları için bir uyum sorunu yaşanmaktadır. Bugün birçok şehir, geçmişte sahip olduğu özelliklerini yitirmiştir. Şehirde kaybolan değerler, dini, kültürel ve sosyal zenginlikler şehirleri yeniden değerlendirmeyi, mevcut sorunları tespit ve çözüm önerileri geliştirmeyi kaçınılmaz hale getirmiştir. Kaybolan değerleri, fiziki donanımları ve sakinleri ile şehri yeniden inşa etmek gerekiyor. Şehir ve insan birbirinin varlık sebebidir. İnsan şehrin ruhu, şehir de o ruhun cisimleşmiş halidir. İnsan, maddi ve manevi bütün nitelikleriyle kendisiyle özdeş özelliklerini kaybederse, buna bağlı olarak şehir de şehir olma özelliğinden yoksun kalır.

Şehirler, şehir olma özelliğini kaybetmeye başladıktan sonra insan şehirle, şehir de insanla bir mücadeleye başlamıştır. Günümüzde şehir, kaybettiği insanını yani ruhunu aramaya başlamıştır. Ruhundan soyutlanmış şehir, birçok insanı hayal kırıklığına uğratmıştır.

İnsan şehirde öncelikle kendisini sonra da şehri inşa etmelidir. Kendini bilgi, birikim, duygu ve düşünce boyutuyla inşa edemeyenlerin, fiziki ve manevi çevrelerini inşa etmeleri düşünülemez. İnsanın içinde yaşadığı şehrin imkanlarını gerektiği gibi kullanması, şehirli olmanın erdemlerine ulaşması, fert olarak şehir kültürünü içselleştirmesi, sanata, bilime, kültüre katkıda bulunması, tarihi ile bütünleşmesi, ahlaki birtakım özelliklere sahip olması, kişiyi gerçek anlamda şehirli bir fert haline getirecektir.

Şehrin sorunlarını çözmek, kültürünü, çevresini inşa etmek için İslam’ın ilkelerinin belirleyici bir önemi vardır. İslam’ın değerleriyle bezenmiş ve şekillenmiş tarihi şehir tecrübesi, bizlere bu konuda çok önemli bir örnektir. Tarihi tecrübeler dikkate alınarak ortaya konacak çözüm önerileri, bugünün şehir problemlerine kalıcı çözümler getirmenin en etkili yöntemi olacaktır.

Nasıl Bir Şehir?

İslam, insana ferdi sorumluluklar yüklediği gibi sosyal sorumluluklar da yüklemiştir. İslamda şehircilik ve İslam’ın idealize ettiği toplum hayatı, büyük ölçüde şehir hayatını gerekli kılmaktadır. Peygamberimiz(sav)’in hayatında bunu görmek mümkündür. Hicret’ten önce zulüm ve anarşinin kol gezdiği Yesrib’i sevgi, şefkat, merhamet ve yardımlaşma temeline dayalı ortak bir ruh ve düşünce dünyasında birleştiren ve bu şehri “Medine-i Münevvere/Aydınlık Şehir’ yapan anlayış iyi anlaşılmalı ve özümsenmelidir. Peygamberimiz(s.a.v.), Medine’nin çok kültürlü, çok inançlı hayatını tanzim ederken, bir taraftan akraba ve komşu haklarını gözetmiş, diğer taraftan farklı inanç gruplarını ötekileştirmeden herkesi aynı şehrin ve bir tek toplumun dokusunu oluşturan unsurlar olarak kucaklamıştır.

Köyden kente göç ile gecekondulaşma, çarpık kentleşme, çevre problemleri, kapkaç gibi ciddi sorunlar yaşadığımız günümüzde, Peygamberimiz(sav)’in şehre dair uygulamaları, üzerinde durulması gereken önemli bir konudur. Bu kapsamda Peygamberimiz(sav)’in şehrin tenhalaşmasını, bir yerde nüfus yoğunlaşırken, diğer bölgelerde nüfusun azalmasını, dolayısıyla şehrin bir noktaya yığılmasını teşvik etmemesi konusu, evrensel bir şehircilik ilkesi açısından dikkate alınabilir. Bununla beraber Peygamberimiz(sav)’in içtimai ve medeni hayatın kaçınılmaz bir gereği olan nezaket ve saygı kuralları üzerinde çok ciddi durması da günümüz şehirciğinde fertler arası diyalogun sağlıklı bir zeminde yürümesi konusunda günümüze ışık tutan önemli bir ilkedir. İslam’ın şehrin imarından ayrı düşünülemeyecek çevre düzenlemelerine ve yeşili korumanın önemine verdiği önemi anlamak için Peygamberimiz(sav)’in Medine’nin etrafında oluşturduğu koruluk alanını hatırlamamız yeterli olacaktır.

Mekanın değeri, içinde bulunanlara göredir. İnsanlar, gelenek ve değer yargılarına göre yaşadıkları mekanları şekillendirir. Tarihe altın harflerle geçen medeniyetlerin, medeniyet seviyelerini günümüze kadar gelen ölümsüz eserleriyle tanırız. İstanbul’daki yalı ve konaklar, Ankara kale içindeki bahçeli evler, Safranbolu’nun kendine özgü sevimli konakları, Diyarbakır, Antep ve Maraş’ta taş işçiliğinin mükemmel örneklerinin sergilendiği ihtişamlı yapıların hepsinde, o devrin insanlarının zarafetini, letafetini, dünyaya ve eşyaya bakışını görürüz.

Günümüz mimarisi ve yerleşim alanları ile geçmişi kıyasladığımızda tarihi yapılarda ortak noktaların bulunduğu görülür. Gelir durumuna bağlı olarak bazı farklılıklar olsa da, hemen her evde ayrıntı gibi görünen fakat önemli şeyler vardır. Gömme dolaplarında ebeveyn odalarındaki banyolara benzer banyolar görülür. Bazılarında yüklük, gardırop mevcuttur. Evlerin tefrişinde, işlevselliğin ön planda olduğu görülür. Mahremiyete uygun inşa edilmiş evlerin pencereleri çoğunlukla baklava dilimli kepenklerle dışarıdan içerinin görülmesine imkan vermeyecek fakat dışarıyı seyretmeye müsait bir şekil ve konumda dizayn edilmiştir. Hemen her evin ufak ya da büyük bir avlusu bulunur. Günümüz şehirlerinde genellikle beton duvarlar arasında sıkışmış durumdayız.

Hayat kalitemizi içinde yaşadığımız mekanlar belirlediğine göre, hayatımızı sürdürdüğümüz evlerimiz, psikolojik ve sosyolojik gelişimimiz için de çok büyük bir önem arz etmektedir. Haklı bir övgüyle bahsettiğimiz Avrupa şehirlerin en önemli özelliği, tabiatla iç içe olması, yerleşim alanlarında kişi başına düşen yeşil alan hesaplaması yapılması, belli mesafeler gözetilerek uygun yerlere park ve bahçeler yapılmasıdır.

İslam, fert ve toplum hayatında şehir planlamasına büyük bir değer atfetmektedir. Hz. Peygamber(sav)’in estetik anlayışına göre çevrenin düzensiz ve kirli olması mümkün değildir. Peygamberimiz(s.a.v.), oğlu İbrahim’in kabri hazırlanırken: “Kabrin içinde bir çukur görüyorum.” buyurunca kabirci, Ey Allah’ın Rasulü(sav), “O ne fayda verir ne zarar.” şeklinde karşılık vermiştir. Peygamberimiz eliyle kabri düzeltirken şunları ifade etmiştir: “Onun ölüye zarar vermeyeceği doğrudur. Fakat dirinin gözüne zarar verir/dokunur. Kul bir iş yapınca Allah onu en mükemmel yapmasını ister.” İşte bu perspektif, Müslümanların sahip olması gereken estetik anlayış ve zevkin oluşmasına zemin teşkil eden bir bakış açısı olarak kabul edilebilir.

Bu manada Hz. Peygamber(sav)’in şehir planlaması konusunda da somut önerileri olmuştur. Hz. Peygamber (sav), Medine’de yapılacak evlerin aralarında mesafeleri, yolların genişliğini bizzat kendisi belirlemiştir. Buna göre yolların çeşitli yerlerden gelen develerin rahat geçebileceği bir genişlikte bırakılmasını, normal genişliğin en az yedi zira (yaklaşık 5,5 metre) olmasını talep etmiştir. Allah Resulü(s.a.v.)’nün bu uygulaması yolların, insanların ve taşıtların çok rahat gelip geçeceği genişlikte olması şeklinde yorumlanmalıdır.

Yine bu çerçevede Hz. Peygamber(sav) insanlara mutlu yaşama ile ilgili tavsiyelerde bulunurken daima başkalarının mutluluğuna zarar vermemeyi gözetmiştir. Bir Müslümanların yaşadığı evlerin geniş, yüksek ve avlulu olmasını tavsiye etmiştir. Bu hususlara dikkat edilerek yapılan evler, ev sahibinin rahat bir psikolojide yaşamasını sağlarken, yakın komşulara zarar verilmesini de önlemektedir. Zira Hz. Peygamber(sav), rüzgarını kesmemesi bakımından evinin damının komşunun evinin damından yüksek tutulmamasına dikkat çekmiştir ve bunu komşu hakları kapsamında değerlendirmiştir.

İslam tarihinde modern ve sağlıklı şehirleşmeye dair canlı misaller vardır. Basra şehrinin mevki ve planı bizzat Hz. Ömer tarafından tespit edilmiş ve on mil mesafedeki Dicle nehrinden şehre kanal açılmıştır.

Kufe’nin inşası ve şehir planı hususunda da Hz. Ömer açık talimat vermiş, buna göre ana caddeler kırk, ikinci caddeler otuz, üçüncü caddeler yirmi, tali yollar yedi kol boyu genişliğinde düzenlenmiştir. Kırk bin kişinin namaz kılabildiği caminin etrafında geniş ve boş alanlar bırakılmıştır.

İslam mimarisinde sade ve yalın inşaat malzemelerine bağlı kalınmış ve enerji kaynağı olarak ışık ve rüzgar gibi temiz ve ucuz doğal enerji çeşitleri kullanılmıştır. Cami ve ev avluları içinde kirlenmemiş tabiatın sükunetini, ahengini ve huzurunu yeniden oluşturarak şehirler inşa edilmiştir. İslam şehirlerinin kalbinde ibadet için düzenlenen mekanlar, eğitim, zanaat ve ticaret işleri için düzenlenen alanlar, özel hayat ve kültürel faaliyet için oluşturulan alanlarla da hep iç içe olmuştur.

İslam medeniyetinde insanla tabiat arasındaki dengenin korunmasına -ister küçük bir köyde isterse büyük bir şehirde- maksimum düzeyde özen gösterilmiştir. Müslümanların elinden çıkmış ev, cami, cadde, pazar ve şehir hayatının bütün diğer unsurları, tabii faktörlerden maksimum ölçüde yararlanma esasına dayanıyordu. Evleri serinletmek için kullanılan rüzgar kuleleri, yaz aylarında serinlemek için yapılan serin bodrumlar, hazırlanan yeraltı sarnıçları bunun ifadesidir. Günümüzde de rüzgar ve güneş enerjisi gibi atığı olmayan tabii enerji kaynaklarından çokça istifade edilerek çevre kirliliği problemini azaltacak alternatifler geliştirilebilir.

Sonuç

İnsanoğlu tarihte kısa zaman aralıklarıyla devam edebilmiş erdemli şehirlerde yaşama mutluluğuna ve ayrıcalığına sahip olmuştur. Tarihin en erdemli şehirleri peygamberlerin Allah’ın (celle celaluhu) vahyine mazhar oldukları, o ulvi duyguları yaşadıkları kutsal mekanlardır. Mekke, bütün şehirlerin anası ve insanlar için ilk ev olma özelliği taşımaktadır. Kudüs, Davut ve Süleyman peygamberlerin krallıklarına mekan olmuştur. Medine ise İslam’ın din olarak en mükemmel temsil edildiği bir mekanda tezahür ettiği muhteşem bir şehirdir. Bu üç şehrin de kurucu değerleri İlahi ve ahlaki sembollerdir. Ancak bütün şehirlerin, İlahi ve ahlaki değerler üzerine bina edildiğini söyleme imkanı yoktur. Aktiviteler olumlu alanlara yönlendirilemediğinde şehir, kötülük ve felaketin potansiyeli haline de gelebilmektedir. Şehir bu tehlikeye her zaman açıktır. Bu tür tehlikelerin hakim olduğu modern şehirler, tehlikenin ağına yakın veya ağın içinde olan insanlar için açık bir hapishane, orada yaşayan insanlar da müebbet hapis cezasına çarptırılmış bahtsız ve mutsuz mahkumlar gibi yaşarlar. Bu özellikleri nedeniyle şehirler güven ve emniyetten uzaktır.

Halbuki dinlerde ve kadim geleneklerde, hayat ve yaşama sanatı da kutsaldır. Bir şehrin yönetimi ülkenin ve ailenin yönetiminden, kısaca manevi ve ahlaki değerlerden ayrı düşünülemez. İnsan, kendi öz varlığındaki hakikatleri keşfedip, varlığı ile alem arasındaki ilişkinin mahiyetini öğrenemedikçe, kendini ve çevresini düzenleme ve yönetme bilgisine de sahip olamaz. Şu halde şehrin kurtuluşu insanın kurtuluşuyla yakından ilgilidir. Mademki insanın bozulması kainatın bozulmasına sebep olmaktadır. Bu durumda insanın kurtuluşu, varlığın sosyal ve tabi çevresinin, yani şehrinin de kurtuluşuna yardım edecektir. Bu manada her şey insanda başlamakta ve yine insanda bitmektedir.

İnsanlar var oldukça şehirler de var olacaktır. Çünkü şehirler, insanlığın kendisini en mütekamil hale getirebileceği önemli mekanlardan biridir. Şehir, ahlak ve düzen gerektirir. İnsanın her yönüyle daha iyi bir noktaya erişme arzusunun tatmin edilebileceği yerlerden biri olan şehir, insan fıtratının ait olduğu asli dünyadan kopmayı da zaruri kılar. Bu durum şehirli insanın varlığını her an hissettiği bir gerilimdir. İşte bu gerilim, şehirde yaşamayı cazip kılmaktadır. Fakat şehirlerin bu gerilime dayanıklı hale getirilmesi gerekir.

Aksi halde şehir, kendisine yüklenen misyonu yerine getiremeyeceğinden sahip olduğu ahlaki erdemlerden uzaklaşır. Neticede bundan şehirde yaşayan insanlar zarar görür. Şehirleşmenin bir neticesi olarak, içtimai yalnızlık, izolasyon ve güçsüzlük duygusunun giderek büyümesi, kentleşmenin ortaya koyduğu yabancılaşmaya sebep olmaktadır. Şehirleşme, ferdi kendi yalnızlığı içine çekmekte, arkadaş ve tanıdıklarıyla olan içten bağlılığını, akrabalık dayanışmasını azaltmaktadır. İçtimai diyalogları asgari düzeye inen fert, güçsüz ve dayanıksız hale gelmektedir. Böyle bir süreç, şüphesiz özellikle köyden şehre gelen insanların sağlam bir zeminde olmadıklarını göstermektedir. Görülüyor ki şehirleşme, bünyesinde fiziki olduğu kadar sosyal problemler de üretmektedir. Bugün özellikle kendisi ile çevresi arasındaki dengenin iyi kurulamaması, insanın kendi ruhi ihtiyaçlarıyla uyumlu olmayan mekanda olmasının bir sonucudur.

Şehirde yaşayan insanlar genellikle başkalarıyla alakasız ve yalnızdır. Onların bir bölümü fiziki olarak, çoğunluğu ise iç yalnızlığının sıkıntıları içerisinde yaşamaktadır. Onlar birçok insanla iletişim halinde olmalarına karşılık, bu münasebetler tatmin edicilikten uzaktır. Şehirlerde yaşayan insanlar, birçok arkadaşa sahip olduklarını düşünürler. Fakat arkadaş kelimesinin manası değişmiştir. Geçmişin arkadaşlıkları ile mukayese edildiğinde yeni arkadaşlıkların çoğu önemsiz bir alaka şeklindedir.

Gerçekten yüz binlerce hatta milyonlarca insanın yaşadığı şehirlerde insanlar, kalabalıklar içinde yalnızlıkları yaşamakta ve çoğu zaman üstesinden gelemedikleri problemler karşısında sessiz çığlıklarını kimseye duyuramamaktadır.

Netice itibariyle şehirlerdeki mevcut problemlerin tespiti, teşhisi ve bunlara çözüm üretmek için fertlere, ailelere, okullara, resmi veya özel iş alanlarındaki her seviyeden insana görevler düşmektedir. Dahası, her kademeden kurum, kuruluş ve sivil toplum örgütüne de mevcut şartların iyileştirilmesi, daha dinamik hale getirilmesi için birçok plan ve projenin hayata geçirilmesi noktasında çok önemli görev ve sorumluluklar düşmektedir. İnsanların fiziki ve ruhi ihtiyaçlarını maksimum düzeyde karşılayan, insanı yabancılaştırmayan ve toplumun saygın bir üyesi olduğu hissini daima canlı tutan, onu hiçbir şekilde dışlamayan daha yaşanabilir bir şehir planlaması ve şehir yönetim anlayışı benimsenmeli ve gereği imkanlar ölçüsünde yapılmalıdır.


Nasıl Tepki Verirdiniz?

Beğen Beğen
9
Beğen
Mutlu Mutlu
3
Mutlu
Eğlenceli Eğlenceli
0
Eğlenceli
Üzgün Üzgün
0
Üzgün
Olamaz Olamaz
2
Olamaz
Kızgın Kızgın
1
Kızgın
Komik Komik
0
Komik
İlginç İlginç
1
İlginç

dergiCE üyeleri ne diyor?

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  1. Şehirciliği öğrenmek isteyen ve örnek görmek isteyenler, Edirne’yi iyi incelesin! En başta cami yani ahlak, hemen yanında külliye olarak eğitim, üçüncüsü sağlık yani Darüş Şifa Hastanesi(müzikli terapi yapılan yer), dördüncüsü temizlik için hamamlar ve son olarak da halkta buna göre şekillenmeye başlamış, insanların uğrak yeri haline gelen bu yerlere yakın alışveriş yerleri yani kapalı çarşılar inşaa edilmeye başlanmış. Ben sadece özetlemeye çalıştım; detaylarını Osmanlıca kitaplardan Türkçeye çevirerek Türkiye’ye kazandırabilirsiniz. Kolay gelsin 🙂