İnsan Olma Maceramız ve Mûsıkî


MUSİC
MUSİC

Çatışan Değerler: Güzellik ve Güç
İnsan esaret altındadır. Anlamsızlığa mahkûm olmuştur. Küçük bir dünyada yaşar ve tek istediği biraz mânâdır. Bırakmazlar… Herkes ona “Anla! Dediğim gibi anla…” der. Biri sağa çeker onu, biri sola, dışından inşa ederler kavrayışını. Oysa ki, aradığı merkezde, kendi içindedir, güzel olandadır, bilmezler.

Sağa çeken dedi ki, seni hür kılacağım. Tabiatın afetlerine, yıkımlarına karşı özgür olacaksın. Aristokrata, ruhbana karşı özgür olacaksın. Bilimle, teknolojiyle daha fazla medeni, daha fazla insan yapacağım seni. Tabiatını zincire vurdu, insana köle kıldı insanı.

Sola çeken dedi ki, seni hür kılacağım. Sınıfların baskısına karşı özgür olacaksın. Emeğin sömürüsüne karşı özgür olacaksın. Ürettiğini paylaşacak, insan haysiyetine yakışır şekilde yaşayacaksın. Tabiatını zincire vurdu, insana köle kıldı insanı.

Hepsi birer şeytandı onların. Şeytan nedir? İnsanı özündekine aykırı düşüren… Zira hepsi özgürleşmeyi, tasarladıkları bir toplum vaziyetinde, ekonomik ve siyasal yapılar üzerinden gerçekleştirmek istediler. Peki, toplum neydi? Korkulardan örülü bir yaratık… “İnsan, insanın kurdudur!” dan miras kalan, bireylerden oluşup onları potasında eriten bir Leviathan. Görünüşte “iyi” değerleri yerleştiren ancak alttan alta, devamını, hangisi olursa olsun ekonomik ve siyasal yapının yeniden üretilmesinde bulan, ikiyüzlü bir teşekkül. Saygıyı, statü, boyun eğmek ve servet edinmek üçlüsüne bağlayan bir müessese… Sonuç?

Devrimler, savaşlar ve kan… Sertlik, öfke ve şehvet…
Oysa… İnsanın tek isteği, biraz sıcaklık, biraz dinginlik, biraz anlam…
Altı yönde duran ancak göremediğimiz, belki de görüp de el uzatmaya korktuğumuz.

Artık büyük devrimlerin zamanı bitmiştir, içsel devrim zamanıdır dediler. Belki de devrimlerin en zorlusu, cihatların en büyüğüydü bu. Öyle bildik, öyle inandık. Artık Kafka’nın “Dönüşüm”ünü tersinden yazmak, bir böceğin insana evrilmesini anlatmak zamanı… Özgünlüğün kaybolduğu, statünün tüketime endekslendiği, bilgeliğin ticarileştiği gün, belki de birkaç samimi sözün en geçerli olacağı zamandır.

Dünyaya bakarsın, eşya âlemi… Soğuk, beklentiler ve endişelerle örülmüş. Peşinden koştuğun metâya teslim olur, metalaşırsın. Çirkin nedir? Anlamını yitiren. Her şey çirkinleşir. Güzel nedir? Anlamlı olan. Güzel olan, hayatına anlam katan…

Bir gün bir güzel seni bir taraftan çeker. Ne yandan gelirse gelsin, o yana çeker, güzelliğin kaynağına. Hayranlık girer hayatına. O bir parlak ışıktır, baktığında gayrısını siler, yok eder. Gözlerini ayırdığında gördüğün her eşyada o ışığın izleri devam eder. Çirkinlikler silinir, hayat anlam kazanır.

O güzel olanı birçok şekillerde anlattılar ancak en hoşa gideni sanatla oldu. Sözün en güzeli, şiirle yazıldı, mûsıkîyle okundu. Her sanat, güzeli anlattı ancak mûsıkî en müessir olandı. Kelime anlamı olarak perilerin konuştuğu dil olduğu için mi? Bizde meleklerin lisanı haline gelip ilm-i şerif adını aldığı için mi? Çünkü bu isimlendirmeyi hak eden mûsıkî, letafetiyle bilinçleri de aştı, kalbe doğrudan yol buldu, onun atışlarıyla bütünleşip hayatımızda eksik olan büyüyü sürekli kıldı.

İdeolojiler dışarıdan bireyin hayatını ekonomik ve siyasal ilişkiler üzerinden tarif ederken, sanat, onu içeriden, kalbindeki güzellik mefhumundan inşa eder. Mûsıkî bu işi nasıl yapar?

Yeni Bir Anlam, Yeni bir Hayat
Mûsıkî insanı kendinden alır, bir başka bütünün parçası yapar. Mûsıkî yaparken, seslerde oluşan birlik ve ahenk, gönlünüzdeki frekansı başkalarınınkiyle eşit hale getirir. Böylelikle ortaya çıkan müşterek ruh, müşterek güzel, ufkunuzdan eşyayı, zamanı, mekânı ve onlarla birlikte gelen geçmiş ve gelecek düşüncelerini siler, gider. İster dini, ister din dışı olsun, mûsıkî insanı başka bir âleme taşır. Bu iki tarz, iki anlayış getirir. Nadir insanlar için bu iki dünya tektir her şey Hakk’ın tezahürüdür. Ancak nedensellik prensiplerince yaşayan büyük çoğunluk için, birincisi teorik aklın yani akl-ı maadın, ikincisi pratik aklın yani akl-ı maaşın ilkeleriyle hareket eder.

a- Deryaya Karışan Damlaların Bütüncül Anlam Dünyası:
Akl-ı maad penceresinden baktığımızda mûsıkîmize derinliğini veren tasavvuf düşüncesidir. Tasavvuf yani insanı geçici olandan kalıcı olana yönlendiren, ölmeden önce ölünüz hükmüyle nefsinin isteklerine karşı direnç kazandıran, kölelikten kulluğa taşıyan hürriyet yolu…

Gün gelir bakarsın uğruna mücadele edip, en değerli gördüğün insanları dahi kırmana yol açan şeyler gerçekte ne kadar anlamsızmış. Arzuların o zamanda, hakiki ihtiyaçlarına mı yönelmiştir yoksa sana dayatılan bir hayat tarzının kayıpları arasına mı girmişsindir? Amacın?… Körleşmişsindir. İşte o gün, bir Mevlâna sana der ki “Bağlarından kurtul, hür ol ey oğul. Ne vakte kadar altına ve gümüşe bağlanacaksın?”. Kalbin O güzele bağlanır da her şey kaybolur. Aşk gelir ve nefis mücadelen zorluğunu yitirir. Çünkü sevgi her işi âsân kılar, kolay hale getirir.

O Mevlâna der ki, bir eşyanın iyiliği onun tabiatında değil kullanımındadır. Bıçakla ekmek de adam da kesersin değil mi? Adalet, bir şeyin yerinde kullanılmasıdır. Zulüm ise tersidir. Nefse zulüm etmemek, uzuvlarımızı yerli yerinde kullanmaktır. “Mûsıkî âşıkın aşkını, fâsıkın fıskını artırır” diyorlar ya… İşte mûsıkî bu nedenle, kimisi için cennet kapılarının açılış, kimileri için kapanış sesidir…

Mûsıkî seslerden oluşur. Çirkin ses nedir? Eşeğin şehvet ve açlıkla çıkan sesidir. Güzel ses? Susuz yolcunun kerpiç duvardan parça koparıp ardındaki akarsuya atmasıdır. Hem engelleri kaldırır hem de onun sesini duyurur. Bir sesi güzel yahut çirkin yapan, onun taşıdığı anlamdır. Makbul olan, o güzeli hatırlatan ve kavuşma müjdesi verendir. Peki, o hangi Güzeli hatırlatır?

Mesnevi’de Hazreti Ömer, uykusunda bir ilahi hitap işitir. Bütün nağmeler o sesten türemiştir, bütün nağmelerin aslıdır o. Bezm-i elestte Rabbinin hitabı mûsıkîyle olmuştur derler. İşte mûsıkî bizi varlık âleminden koparır, daha geniş olan hayal âlemine taşır da zamanın ve mekânın terk edildiği o pencereden yokluk âlemine yol buluruz. Bir kez o güzelliğin etkisine girdiğinde ise, onun kattığı anlam, hayatının her veçhesine taşınır. O zaman “Severim her güzeli, senden eserdir diyerek.” dersin. O ışık her yerde izlerini devam ettirir, bütün hayatın onun anlamıyla bütünlük kazanır. Benliğini ve anlam dünyasını böyle bütüncül bir güzelliğe katmak şüphesiz ki bir tercih meselesidir. Peki, böyle bir yaşamı düşlemeyenler için mûsıkîmiz ne söylüyor?

b- Kuşatılmış Bireyin Paramparça Anlam Dünyası:
Bugün hayatlarımız yeni ilkeler etrafında şekilleniyor. Kültür endüstrisi ortaya çıktı. Eğlence sektörü hâkim hale geldi. Estetik, ergonomi gibi bir üretim unsuru haline geldi. Bir sayrı haline gelen tüketim sadece eşyaları değil ilişkileri de denetimine aldı. Uzun soluklu müziklerle birlikte uzun süreli aşklar da hızla tükendi, geçmişe gömüldü. Parçalanmış hayatlar, hafta sonu babaları, göçebe çocuklar… Geçmişin pişmanlıkları ve geleceğin kaygılarından kurtulup vaktin sorumluluğunu yerine getirmeye çağıran “İbnü’l-vakt”in yerini alan “carpe diem”ler… Bir ısırık alınmış, davetkâr elma resimleri… Nedensellik ilkesiyle, her şeyin bir nedene bağlı olduğu bir dünya… Araçsal aklın hâkimiyeti ve büyüleyen şeylerden yoksunluk.

Dünyevi mûsıkîmiz bütün bu manzarayı tahlil etmekten ve ona bir anlam katmaktan yoksun mudur? Sünepe bir aşığın hasret çığlıkları, ilan-ı aşk nağmeleri midir? Tabii ki değildir. Ancak sanat kurban ister. Hayatını anlatmak için yaşamayı göze almış kişiler ister. Bu kurbanlar, aşklarını, acılarını, sevinçlerini sırlamadılar. Tecrübe ettiler, anlamlandırdılar ve ifşa ettiler. İki örnek hayata bakalım.

Selahattin Pınar… Eleştirdiler. “Sesi hiç güzel olmamasına rağmen sahnede ve plaklarda okudu.” dediler. Onun sesinin güzelliği dinleyicilerinin hayatlarına kattığı anlamdan geliyordu. Sanatçı hayatı önce kendisi için anlamlı kılmaya çalışır, başkaları bu duyguları paylaşıyorsa toplumsal hale, genel insanlık için bir şey ifade ediyorsa, evrensel hale gelir. “Bakışı çağırır beni uzaktan, varınca çatılır kaşlar nedendir” ile sadece ıstırap dolu aşk hikâyesini dile getirmiyor, yaşadığı türden bir kadın erkek ilişkisini tahlil edip, çaresizliğini paylaşıyor ve benzeri şartlarda yaşayan birçok kişinin hislerine tercüman oluyordu. “Gecenin mâtemini aşkıma örtüp sarayım / Gittin artık seni ben nerde bulup yalvarayım” ile barışamadan kaybettiği babasına ağıt yakıyor, “Beni de alın ne olur, koynunuza hatıralar” ile anılar üzerinden bugünden maziye kaçıyordu.

Münir Nurettin Selçuk… Sadece frak giyip mûsıkîyi teknik olarak zirvelere taşımış bir ses sanatkârı mıydı? En büyük övüncü, uzun soluklu şiirleri bestelemekti. O şiirlerde birçok ümidi ve acıyı paylaşıyordu. Ümit Yaşar’ın, intihar eden oğlu için yazdığı “Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın” dizelerini bestelemekle “Öylesine yıktın ki bütün inançlarımı” diyen bir babanın isyanını dile getirecek kadar cesurdu. Ancak “Bilmem kaç yıl aradım seni bulana kadar” şiiriyle “Bil sana tapacağım toprak olana kadar” diyerek aynı isyanın rıza ve tevekküle dönüşümünü de anlatıyordu. “Gümüş tellerine eğdim başımı” ile anneye ağıt yakıyor, bunu yaparken de meşhur ninnimizin makamı olan Hicaz’da “Uyu… uyu, ey gözümün bebeği anam” diyerek onu uykuya koyduğu yavrusunun şefkatiyle kucaklıyordu. “İstanbul’u sevmezse gönül, aşkı ne anlar” diyerek bir şehri semtleriyle birlikte aşk ile anlamlandırıyordu.

Daha birçoğu gibi bu iki sanat adamı hayatlarını sanata kurban ettiler. Ancak sanat için daha çok kurban, daha çok gözyaşı, daha çok kan gerekli…

Sanatçı, sanatı önce kendisi için yapar. Hassas, kırılgandır. Bir kere içine döndü ve güzelliği orada buldu mu varlığını orada eritir. Geri dönüş ve toplumsal meseleler karşısında tavır geliştirmek zor gelir. Ancak hayata verilen anlam toplumsal ilişkileri de kapsamalıdır ki, içimizden kurgulanan bir anlam dünyası ortaya çıkabilsin. Bakışlar yakın çevreden biraz toplumsal ilişkilere çevrilse, iyi olmaz mı diyor insan. Bebek ölümleri, tabi afetler, çocuk gelinler, iş kazaları, kan davaları, serseri kurşunlar, toplumsal şiddet… Bütün bu acılar karşısında, sanatçının içindeki güzelden aldığı ilhamla hadiselere yönelik bir tavır geliştirmesi ve dile getirmesi iyi olmaz mı? Kadının salt sevgili imgesi olarak kullanıldığı, putlaştırmak suretiyle nesneleştirildiği, erkek dilini hâkim kılan bir üslubun maçoluğundan sıyrılınsa da, insanlaştırarak onun dünyasını, umutlarını, düş kırıklıklarını anlatsa iyi olmaz mı? Anlamak, farkında olmak ve böylece bütün acı ve engelleri aşarak hayatı tahammül edilebilir kılmak. Böylelikle acılara karşı özgürleşmek…

Sanatı salt estetizme bağlamak, sanatı amacı kendinde olan bir eylem görüp güzelden alınan hazzı kâfi görerek ötesinde her ereğin sanatı yozlaştıracağı fikri, kolaycı bir cazibeye sahiptir ancak sanatçının sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Bernard Shaw’un dediği gibi, “İşleyebileceğiniz en büyük günah, başkasından nefret etmek değil, ona kayıtsız kalmaktır. İnsanlık dışı olmanın özü nefret değil, kayıtsızlıktır”.

Biraz Işık Daha Işık… Biraz Anlam?
“Sanat, sanat için mi, toplum için midir?”. Sanat öncelikle insanın kendisi içindir.

Kişilerin, ideolojiler eliyle dışarıdan belirlenmeye çalışılan anlam dünyasına içersiden verilen insanca bir cevaptır. Aksi, yöneteni de yönetileni de birlikte esirleştirmiş, hayatını kalıplara sıkıştırmıştır. “Güzel”den ilham alınarak oluşturulan bir hayat ise iktidar, para, statü üçlemesinin ve onların yansımaları olan riya, hırs ve öfkenin yerine letafet, tahammül ve hayranlığı koyar.

Özgürleşmek, bu kötü huylara karşı hür olmaktır. Bir engelin aşılması için onun tarif edilmesi, tanımlanması gereklidir. Dolayısıyla sanat, ilkelerine ulaşmak için özgürleşmeyi şart koşan bir uğraş değil, bizzat insanın iç dönüşümünü temin ederek onu özgürleştiren bir yaşam tarzıdır. Her sanat dalı insana güzellik referanslı bir anlam dünyası kurar ama mûsıkî zaman ve zeminle sınırlı olmamakla, bunlar arasında en sürekli olandır. İster insanı Yaratıcısıyla buluşturup, onunla bütünleşmiş bir dünya resmi çizsin, isterse gündelik hadiselerden dünyevi bir bakışla yola çıksın, mûsıkî ihtiyaç duyduğumuz anlam dünyasını kurmada etkili bir yoldur. Madem öyledir, dışarıdan belirlenen bir anlam dünyasına karşı bir tavır geliştirelim, dünyamızın anlamını mûsıkînin kanatlarında güzellik üzerine kuralım, bir tatlı huzur içersinde yaşayalım.

Bakın Yahya Kemâl bile, güzel olanın vasıflarını övmede sözleri nasıl kifayetsiz görüyor ki, söyle bitiriyor şiirini:

Tavsîfi mûsıkîye bırakmak diler Kemâl,
Bulmaz lisanda nağme senâ-hân olan sana!

Gelenekten Geleceğe Dergisi ~ Noyan ÖZATİK
Sayı: 5 ~ Ocak-Şubat-Mart 2014

Bu içeriği nasıl buldunuz?

Beğen Beğen
3
Beğen
Mutlu Mutlu
6
Mutlu
Eğlenceli Eğlenceli
3
Eğlenceli
Üzgün Üzgün
0
Üzgün
Olamaz Olamaz
0
Olamaz
Kızgın Kızgın
0
Kızgın
Komik Komik
0
Komik
İlginç İlginç
0
İlginç
Dijital Derginiz
Dijital yayıncılık alanında Türkiye, yükselen bir grafik çizmektedir. Bu amaç ile profesyonel işlere imza atmak üzere yola çıktık. 5. yılımızda araştırmayı seven herkese kapımızı açtık. Sizlerde makalelerinizi dergiCE'de paylaşarak, dijital dünyada yerinizi alabilirsiniz.

Yorumlar 1

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  1. Şems-i Tebrizi ne güzel söylemiş: “Mûsikinin ritminde bir sır saklıdır, eğer onu ifşa etseydim dünya alt üst olurdu.” Başka söze ne hacet!

İçerik Türünü Seçin
Kişilik Testi
Kişilik Hakkında Testler
Test
Cevaplamalı Testler
Anket
Oylamalı Seçenekler
Yazı
Biçimlendirilmiş Metinler
Puanlamalı Liste
Puanlamalı Liste
Video
Youtube, Vimeo, Vine vs
Ses/Müzik
Soundcloud, Mixcloud
Resim
GIF veya Resim