İmâm-ı A’zam Ebû Hanife’nin İtikadî Görüşleri


Hanefi Mezhebi
Hanefi Mezhebi

İmam-ı A’zam Ebû Hanife Hazretleri, akaide dâir yazdığı risaleleriyle Ehl-i Sünnet itikadının temellerini oluşturan en önemli âlimlerimizden biridir. Ebû Hanife Hazretleri’nin günümüze kadar ulaşabilen el-Fıkhü’l-ekber, el-Fıkhü’l-ebsat, er-Risale, el-Âlim ve’l-Müteallim ve el-Vasıyye adlı beş eserinde itikadî konular ele alınmıştır. İmam-ı A’zam bu eserlerinde akidenin temel esaslarını ortaya koymuş, kendinden sonraki âlimler de bu konuları açıklayarak sistematik hâle getirmişlerdir.

A- HAYATI
Hicri 80 yılında Kufe’de doğan Ebû Hanife Hazretleri Hicrî 150 senesinde Bağdat’ta vefat etmiştir. “İmam-ı A’zam” lâkabıyla tanınan Ebû Hanife Hazretleri’nin asıl adı Numan b. Sabit’tir. Dedesinin adı bir rivayette Numan b. Merzübân diğerinde ise Zûtâ b. Mâh’tır. Müslümanlar Horasan’ı fethedince bölgenin ileri gelenleri arasında sayılan Ebû Hanife hazretlerinin dedesi de esir alınmış, İslamiyet’i kabul edince serbest kalıp Kufe’ye yerleşmiştir. İmam-ı Azam Ebû Hanife hazretlerinin hem dedesi hem de babası Hz. Ali ile görüşmüş, babası Sâbit, Hz. Ali’den hayırlı bir nesil için dua almıştır.(1) Bugün İran, Afganistan, Tacikistan, Türkmenistan ve Özbekistan’ın bazı bölgelerini kapsayan eski Horasan yöresinde Türkler, Farslar ve Kürtler gibi çeşitli topluluklar yaşaması sebebiyle Ebû Hanife Hazretleri’nin çeşitli milletlere nispeti rivayet edilmektedir. Bu durum babası Sabit’in çeşitli yerlerde bulunduktan sonra Kufe’ye yerleşmesi veya büyük ve önemli bir âlim olan Ebû Hanife Hazretlerinin değişik milletler tarafından sahiplenilmesi şeklinde de açıklanabilir.(2)

Ebû Hanife Hazretleri’ne dönemindeki âlimler arasında önemli bir konuma sahip olması, yeni bir çığır açması, pek çok âlimin onun yolunu benimsemesi gibi çeşitli sebeplerle “İmam-ı A’zam” lâkabı verilmiştir. Aynı zamanda Irak halkının “hanîfe” adını verdiği yazı malzemesini sürekli yanında taşıdığından veya sözlükte haktan ve doğru yoldan ayrılmayan mânâsındaki “hanîf” kelimesinin uygunluğundan dolayı kendisine “Ebû Hanife” denilmiştir. İmam-ı A’zam Hazretleri’nin oğlu Hammâd’dan başka Hanîfe adında da bir kız çocuğu olduğu bilinemediğinden, Ebû Hanîfe (Hanife’nin babası) onun künyesi olamaz.(3) Küçük yaşlarda Kur’ân-ı Kerîm’i ezberleyen İmam-ı A’zam, Küfe ve Basra’nın önemli âlimlerinden kıraat, Arapça, edebiyat, hadîs ve fıkıh gibi çeşitli dersler almış, pek çok talebe yetiştirmiş özellikle akait ilminde bir otorite haline gelerek dönemindeki inkarcı ve bidatçi akımlarla mücadele ederek Hakk ve hakikatin en önemli temsilcisi olmuştur.(4)

B- İTİKADÎ GÖRÜŞLERİ
İman
Ebû Hanife Hazretleri’ne göre iman: Allah’ın varlığına, birliğine O’ndan başka ilâh olmadığına, meleklere, kitaplara, peygamberlere, Cennet’e, Cehennem’e, kıyamete, hayır ve şerre, hiçbir kimseye kendi amelini yaratma gücünün verilmediğine insanların kendisi için yaratıldıkları sonuca ve İlâhî takdirin cereyan ettiği şeye yöneleceklerine şahitlik etmektir.(5) İman; dil ile ikrar, kalb ile tasdiktir. Sadece ikrar ya da sadece tasdik iman olmaz. Çünkü sadece ikrar iman olsaydı, bütün münafıkların mümin olmaları gerekirdi. Eğer sadece tasdik iman olsaydı, bütün kitap ehlinin mümin olmaları gerekirdi. Oysaki Yüce Allah Kur’ân’da “Allah, ikiyüzlülerin yalancı olduklarını da bilir.”(6) ve “Kendilerine Kitap verdiklerimiz, onu (peygamberi) oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar.”(7) buyurmaktadır.(8) Ebû Hanife Hazretleri buradaki imanın tanıma Cibril hadîsinde anlatılan altı esastan başka muhtemelen Mutezile’nin “kul fiilinin hâlıkıdır” görüşüne itiraz olarak, “hiç kimsenin kendi amelini yaratamayacağına” şahitlik etmeyi de dâhil ettiği görülmektedir.

Ebû Hanife Hazretleri’ne göre iman artmaz ve eksilmez. Zîrâ imanın artması küfrün azalması; eksilmesi de küfrün artması mânâsına gelir. Bir şahsın aynı ânda hem mümin ve hem de kâfir olması mümkün değildir. Mümin gerçekten iman eden, kâfir de gerçekten inkâr eden kimsedir. Yüce Allah mealen “İşte gerçekten inanmış olanlar bunlardır.”(9) ve “İşte onlar gerçekten kâfir olanlardır.”(10) buyurduğu için imanda şüphe olmaz. Asi de olsa Hz. Muhammed’in(sallallahu aleyhi ve sellem) ümmeti olan kimseler gerçekten mümin olup, kâfir değillerdir.(11) O’na göre inanan bir kimsenin ben gerçekten müminim demesi gerekir. Çünkü mümin imanından şüphe etmez. Bu durumda onun imanı meleklerin imanı gibi olur. Amelde kusur etmiş olsa da gerçekten mümindir.(12)

Ebû Hanife Hazretleri’ne göre iman ve amel birbirinden ayrı şeylerdir. Müminin çoğu zaman bazı amellerden sorumlu tutulmaması buna delil gösterilir ki, bu durumda müminden iman gitti denemez. Meselâ adet gören bir kadından, Allah namaz kılma mükellefiyetini kaldırmıştır. Bu durumda Allah ondan imanı da kaldırdı veya ona imanı terk et dedi, denemez. Şari, ona muayyen günlerinde, orucu terk et daha sonra kaza et diye emretmiştir. Hâlbuki bu kişiye imanı bırak sonra kaza et denemez. Aynı şekilde fakire zekât mükellefiyeti gerekmediği hâlde onun iman etmesi gerekmez denemez.(13)

Mümin inkâr etmeksizin, bir farzı terk ederse, günahkâr olarak isimlendirilir. Eğer, farzları inkâr ederek yapmazsa, bu takdirde bu inkârı sebebiyle küfre düşmüş olur.(14) Bir Müslüman, helâl saymadığı sürece büyük günahlardan birisini işlemesi ile kâfir olmaz. Bu durumdaki bir kimseden iman sıfatı kalkmadığı için ona gerçek mânâda mümin denir. Herhangi bir mümin kâfir olmadığı hâlde günahkâr olabilir.(15)

1- Allah’a iman
Ebû Hanife Hazretleri’ne göre Yüce Allah(celle celâluhu), sayı bakımından değil, ortağı olmaması yönüyle birdir. O(celle celâluhu), doğurmamış ve doğrulmamıştır. O’na(celle celâluhu) hiçbir şey denk değildir. O(celle celâluhu), yarattıklarından hiç birine benzemez. Allah isimleri, zatî ve fiilî sıfatlarıyla daima vardır. Allah’ın eşi ve benzeri yoktur.(16)

a) Allah’ın (celle celâluhu) sıfatları
Ebû Hanife Hazretleri’ne göre Yüce Allah(celle celâluhu), kendisini Kur’ân-ı Kerîm’de hangi sıfatlarla anlatmışsa ancak o şekilde bilinir.(17) Allah’a ait sıfatlarının yaratılmış ve sonradan olduğunu söyleyen veya bunda şüpheye düşen kimse Yüce Allah’ı(celle celâluhu) inkâr etmiş olur.(18)

Ebû Hanife Hazretleri’ne göre Allah’ın zatî sıfatları şunlardır: Hayat, kudret, ilim, semi, basar, irade ve kelâm. Tekvin(19) ve fiil de Allah’ın(celle celâluhu) ezelî sıfatlarıdır. Yani O ilmiyle sürekli olarak bilir, kudretiyle daima kâdirdir, kelâm ile konuşur, Yaratma sıfatı ile devamlı yaratıcıdır.(20) Allah birdir, hiçbir şeye muhtaç değildir. Allah daima hayat sahibi, diri olan, kâdir, duyan, gören ve bilendir.(21) Allah’ın zâtî sıfatları yaratılmış olanların sıfatlarına benzemez. Çünkü insanlar, organlar ve harflerle konuşur. Allah ise uzuv ve harflere gerek duymadan konuşur. Harfler yaratılmıştır ama Allah’ın(celle celâluhu) kelâmı yaratılmış değildir.(22) Yüce Allah kudretiyle kâdir, ilmiyle âlim, mülkü ile maliktir. Allah(celle celâluhu) bütün hâdiseleri meşietiyle takdir edip ilmi ile dilemiştir.(23)

Ebû Hanife Hazretleri burada Allah’ın zâtî sıfatlarını hayat, kudret, ilim, semi, basar, irade, kelâm olarak belirlemiştir. Günümüz ilmihal kitaplarında ise bu sıfatlar Allah’ın subutî sıfatları başlığı altında incelenmektedir.(24) Zâtî sıfatlar başlığı altında vücud, kıdem, beka, muhalefetün lil-havadis, vahdaniyet, kıyam bi nefsihi sıfatları yer almaktadır. Ebû Hanife Hazretleri subuti sıfatlara bir başlık altında değil de zaman zaman bazı âyetlerin açıklamalarını yaparken değinmektedir. Böyle bir durum Ebû Hanife Hazretleri’nin itikadî görüşlerinin zaman içinde teknik olarak farklı başlıklar altında tasnif edildiğini göstermektedir. Ebû Hanife Hazretleri bu konuda Allah’ın sıfatlarını sınıflandırmadan daha ziyade onların ezelî oluşu ve mahlûkatın sıfatlarına benzemeyişi üzerinde durmaktadır.

b) Allah’ın Fiilî Sıfatları
Ebû Hanife Hazretleri’ne göre Allah’ın fiilî sıfatları, tahlik, terzik, inşa, ibda, sun’ ile diğer fiilî sıfatlardır. Allah’ın isim ve sıfatlarından hiçbiri yaratılmadığı veya sonradan olmadığı için Yüce Allah’ın fiilleri de sonradan yapılan işler gibi mahlûk değildir.(25) Meselâ Yüce Allah(celle celâluhu), rızıklandırmadan önce de rızık vericidir.(26) Yüce Allah mahlûkatı aciz ve zayıf oldukları hâlde güçleri olmaksızın yaratmıştır. Onların yaratıcı ve rızıklandırıcısı “Sizi yaratan, sonra rızıklandıran, sonra öldüren, daha sonra da dirilten Allah’tır.”(27) mealindeki âyete göre belirgindir.(28)

c) Haberî sıfatlar
Ebû Hanife Hazretleri’ne göre Allah’ın yedi, vechi ve nefsi vardır; fakat Kur’ân’da bu sıfatların nasıl olduğu açıklanmamıştır. Kaderiye ve Mutezile’nin dediği gibi Allah’ın eli, O’nun kudreti veya nimetidir, denilemez. Böyle bir durumda Allah’ın sıfatı inkâr edilmiş olur. Allah’ın(celle celâluhu) eli, gazabı veya rızası keyfiyeti bilinmeyen sıfatlarındandır.(29) Yüce Allah, kendisini Kur’ân’da belirttiği gibi nitelendirilir. Allah’ın gazabı cezalandırması, rızası da sevabıdır, denilemez. O’nun eli, kulların elleri üzerindedir; fakat bu el insanların eline benzemez. Allah’ın(celle celâluhu) vechi, de yarattıklarının yüzüne benzemez. O, bütün el, yüz ve nefislerin yaratıcısıdır. Bu sebeple Yüce Allah(celle celâluhu) mealen “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, işitendir, görendir.”(30) buyurmaktadır.

Görüldüğü gibi Ebû Hanife Hazretleri sıfatlar konusunda tenzihi bir yaklaşım sergilemektedir. Ona göre Allah’ın(celle celâluhu) haberi sıfatları vardır; fakat bu sıfatların nasıl olduğu bilinmez. Bu sıfatlara Allah(celle celâluhu) ve Resulü’nün(sallallahu aleyhi ve sellem) bildirdiğinden başka bir anlam yüklemek onları inkâr mânâsına gelir.

2-Meleklere iman
Ebû Hanife Hazretleri’ne göre melekler bazı hususiyetlerinden dolayı insanlara nispetle Allah’tan(celle celâluhu) daha çok korkarlar ve O’na(celle celâluhu) daha çok itaat ederler. Onların birinci özelliği elçilikle üstün kılınmaları, Allah korkusu, sevgisi ve bütün güzel ahlâk ile başkalarından üstün yaratılmalarıdır. İkinci özellikleri, onların aklı hayrete düşüren birtakım hâdiseleri görebilmeleridir. Üçüncü özellikleri ise onların musibet anında feryat etmemeleridir. Bu gibi sebepler onları günahlardan alıkoymaktadır.(31)

Ebû Hanife Hazretleri yakîn olarak melekler ile insanlar bir olduğu hâlde meleklerin Allah’tan(celle celâluhu) daha çok korkmalarını şöyle bir misâlle anlatır: Eşit seviyede yüzme bilen iki kimse var. İkisi de suyu bol, şiddetli akıntılı bir nehre geliyorlar. Bunların biri suya girme konusunda çok cesaretliyken diğeri ise korkuyor. Yahut aynı hastalığa tutulan iki hastadan biri, kendisine getirilen çok acı bir ilacı içmekte cesur davranırken, diğeri ise korku duyuyor. İşte bu konudaki kıyas buna benzer.(32)

Görüldüğü gibi meleklere iman konusunda Ebû Hanife Hazretleri’nin akaide dâir eserlerinde fazla bilgi yer almamaktadır. Bu durum muhtemelen o dönemde melekler konusunda fazla tartışmalar olmadığı için geniş açıklamalara ihtiyaç duyulmadığından kaynaklanabilir.

3-Kitaplara iman
Ebû Hanife Hazretleri’ne göre Kur’ân-ı Kerîm, Allah’ın(celle celâluhu) kelâmı olup Mushaflarda yazılarak saklanmış, dil ile okunan ve Hz. Peygamber’e(sallallahu aleyhi ve sellem) indirilmiş bir kitaptır. İnsanların Kur’ân-ı Kerîm’i okuması ve yazması yaratılmıştır; fakat Kur’ân mahlûk değildir. Allah’ın Kur’ân’da Hz. Musa ve diğer peygamberler ile firavun ve İblis hakkında verdiği haberlerin hepsi Allah kelâmıdır. Allah’ın kelâmı mahlûk değildir; fakat Musa’nın ve diğer yaratılmışların sözleri mahlûktur. Kur’ân Allah’ın kelâmıdır, ezelî ve kadimdir.(33) Bu sebeple Allah kelâmının mahlûk olduğunu söyleyen bir kimse kâfir olur. Yüce Allah(celle celâluhu) daima kendisine ibadet edilendir. Kelâmı ise zâtından ayrılmaksızın okunan, yazılan ve ezberlenen şeydir.(34)

4-Peygamberlere iman
Ebû Hanife Hazretleri’ne göre Allah’ın(celle celâluhu) gönderdiği elçilerden hiçbiri ümmetine, kendisinden önce gelmiş olan peygamberlerin dinini (itikadî hükümleri) terk etmeyi emretmemiştir. Çünkü itikadî açıdan bütün peygamberlerin dini birdir. Bununla birlikte her peygamber (ameli hükümlerde) kendi şeriatına davet etmiştir. Çünkü bu mânâda peygamberlerin şeriatları arasında farklılıklar olabilir.(35)

Ebû Hanife’ye göre bir peygamberin peygamberliği de Yüce Allah’ın(celle celâluhu) ihsanıyla bilinir. Şöyle ki peygamber Allah’a(celle celâluhu) imana çağırmış olsa da, Allah kişinin gönlüne davet edenin peygamber olduğu bilgisini yerleştirmezse, hiçbir kimse peygamberin hak ve doğru söylediğini anlayamaz. Bunun için Yüce Allah “Sen, sevdiğini doğru yola eriştiremezsin, ama Allah, dilediğini doğru yola eriştirir.”(36) buyurmaktadır. Eğer Allah’ı bilmek, sadece peygamberler aracılığıyla olsaydı, insanlar üzerindeki Allah’ı bilme nimeti, Allah’tan değil, peygamberlerden gelmiş olurdu. Hâlbuki gerçekte Allah’ı bilme nimetini peygambere ihsan eden de yine Allah’tır. Netice itibariyle peygamberi insanlara tanıtıp tasdik ettirmesi, Allah’ın(celle celâluhu) onlar için bir nimeti ve lutfudur.(37)

5- Âhiret gününe iman
Ebû Hanîfe Hazretleri’ne göre kıyamet günü mizanla amellerin tartılması, Hz. Peygamber’in(sallallahu aleyhi ve sellem) havzı, kıyamet günü hesaplaşma olması haktır. Hesaplaşma anında iyiliklerin yeterli olmadığı durumlarda kötülüklerin alınması caiz ve gerçektir.(38) Mizan haktır.(39) İnsanın amel defterini okuması da haktır.(40)

Ebû Hanîfe Hazretleri’ne göre kabirde Münker ve Nekir meleklerinin sorguları, kabirde ruhun cesede iadesi gerçektir. Bütün kâfirler ve isyan eden müminler için kabir azabı vardır.(41) Kabir azabını bilemem diyen kişi helak olmuş Cehmiyye gibi olur. Böyle bir durumda, Allah’ın(celle celâluhu) kabir azabını belirttiği “Kendilerine iki defa azap edeceğiz.”(42) ve “Zulmedenlere, şüphesiz, bundan başka da azap vardır.”(43) mealindeki âyetlerini inkâr etmiş olur. Ben âyete inanıyorum, ama tefsir ve teviline inanmıyorum, derse de kâfir olur. Zîrâ Kur’ân’da, tevili tenzilinin aynı olan âyetler vardır ki bunu kim inkâr ederse o kâfir olur.(44)

Ebû Hanife Hazretleri’ne göre Cennet ve Cehennem şu ânda yaratılmıştır, ebediyen de yok olmayacaklardır. Huriler de ebediyen ölmezler. Yüce Allah’ın(celle celâluhu) cezası ve sevabı ebedîdir.(45) Cennet ehli Cennet’e ve Cehennem ehli de Cehennem’e girdikten sonra Cennet ve Cehennem yok olacaktır diyen kimse orada ebedî kalışı inkâr ettiği için, kâfir olur.(46)

6- Kaza Ve Kader’e iman
Ebû Hanife Hazretleri’ne göre Kaza, Kader ve dileme, Allah’ın keyfiyeti bilinemeyen sıfatlarındandır. Allah yok olanı, yokluğunda o hâliyle de bilir, yarattığı zaman onun nasıl olacağını da bilir. Var olanı, varlığında var olarak bilir, onun yok olması hâlinde nasıl yok olacağını da bilir. Allah ayakta duranın ayakta duruşunu, oturduğu zaman da oturuşunu bilir. Bütün bu durumlarda Allah’ın(celle celâluhu) ilminde ne bir değişme, ne de sonradan olma bir şey meydana gelmez. Değişme ve farklılık, sadece yaratılanlarda olur. Allah(celle celâluhu), eşyayı herhangi bir şeyden yaratmamıştır. O, eşyayı takdir ederek oluşturmuştur. Allah, eşyayı var oluşundan önce, ezelde de bilmektedir. Allah’ın dilemesi, ilmi, kazası, takdiri ve Levhi Mahfuz’daki yazısı olmadan, dünya ve ahirette hiçbir şey gerçekleşmez. Allah’ın Levhi Mahfuz’daki yazısı, hüküm olarak değil, nitelik olarak yazılıdır.(47) Hayrın ve şerrin takdiri de Allah’tandır. Eğer bir kimse hayır ve şerrin takdirinin Allah’tan başkasından olduğunu söylerse, o kimse Allah’ı inkâr ve tevhid inancını iptal etmiş olur.(48)

Ebû Hanife Hazretleri’ne göre, kulların hareket ve sükûn gibi bütün fiilleri kendi kesbleridir ve onların yaratıcısı ise Yüce Allah’tır. Bu fiillerin hepsi Allah’ın dilemesi, ilmi, hükmü ve kaderi ile gerçekleşir. İman ve küfür de kulların kendi fiilleridir. Allah, inkâr edeni, küfrü esnasında kâfir olarak bilir. O kimse daha sonra iman ederse, imanı esnasında mümin olarak bilir, ilmi ve sıfatı değişmeksizin onu sever.(49) İnsanın kendisiyle kötülük işlediği istitâat(50) aynı zamanda iyilikleri işlemesine uygun olarak yaratılmıştır. Kul, Allah’ın iyilikte kullanılmasını emrettiği istitâatı kötülüğe yöneltmesinden dolayı ceza görecektir.(51) Bu noktada istitâat fiilden önce ve sonra değil fiille beraberdir. Eğer istitâat fiilden önce olursa kul ihtiyacı anında Allah’tan müstağni olur. Bu ise “Allah zengindir, siz ise fakirsiniz.”(52) mealindeki âyete uygun olamaz. İstitâatin fiilden sonra olması ise fiilin güç ve iktidarsız olmasını gerektireceğinden bu mümkün değildir.(53)

Netice itibariyle Ebû Hanife Hazretleri, beş eserinde akaide dair temel meseleleri ele alarak ana blokajı tesis etmekle birlikte döneminde ihtiyaç duyulan konularda geniş açıklamalarda bulunmuştur. Yaşadığı dönemde itikadî konulardaki sapmalar üzerinde sonraki nesillere sağlam inanç sisteminin temel donelerini vermiştir. İmam Mâtüridî gibi kendinden sonra O’nu takip eden âlimler İmam-ı A’zam Ebû Hanife Hazretleri’nin itikadî görüşlerini tafsil ederek sistematik hâle getirmişlerdir. Daha çok fıkhî yönüyle şöhret bulan Ebû Hanife Hazretleri’nin o dönemde “fıkh-ı ekber” olarak da bilinen kelâm ilminin ilk kurucularından olduğu görülmektedir. İlmihal kitaplarımızda iman esasları şeklinde sistemli hâle getirilen konulardan da anlaşıldığına göre İmam-ı A’zam Hazretleri itikadî görüşleriyle günümüze de ışık tutan önemli kelâm âlimlerinden biridir.

DİPNOTLAR:
1- Ebû Zehra, Muhammed Ebû Hanife, Dârü’l-Fikri’l-Arabi, Kahire 1948, s. 14-16; Vehbî Süleyman Gâvcî, Ebû Hanife en-Numan İmâmü’l-Eimmeti’l-Fukaha, Dâru’l-Kalem Dımaşk 1999, s. 48-49; Ahmed Şerbâsî, Eimmetü’l-Erbaa, Dârü’l-Hilâl, Kuveyt ts., s. 17-18,
2- Hamidullah, Muhammed, İslam’da Devlet İdaresi, trc. Kemal Kuşcu, İstanbul, 1963, s. 31; Uzunpostalcı, Mustafa “Ebû Hanife”, DİA, İstanbul 1994, X,131; Şibay, Halim Sabit, “Ebû Hanife”, İslam Ansiklopedisi, İstanbul 1940, IV, 25,
3- İbn Hacer, Ebü’l-Abbas Şehabeddin Ahmed el-Heytemi, el-Hayrâtü’l-Hisân fî Menkıbi’l-İmâmi’l-A’zam Ebî Hanife, Kahire 1304, s. 32; İbn Abdülber, Ebû Ömer Cemaleddin Yusuf b. Abdullah en-Nemerî, el-İntika’ fî Fezâili’l-Eimmeti’s-Selâseti’l-Fukaha: Malik b. Enes el-Asbâhi el-Medeni, Muhammed b. İdris eş-Şafii el-Muttalibi, Ebû Hanife Numan b. Sabit el-Kufi, Kahire, 1350, s. 123, Uzunpostalcı, “Ebû Hanife”, s.131,
4- Bkz. İbn Sa’d, Muhammed, et-Tabakâtü’l-Kübrâ, nşr. İhsan Abbas, Beyrut 1968, VI, 368-369; İbnü’l-Esir, Ali b. Muhammed, el-Kâmil fi’t-Târih, Beyrut 1979, X, 325-326; İbn Hallikân, Ahmed b. Muhammed, Vefeyâtü’l-A’yân ve Enbâü Ebnâi’z-Zamân, nşr. İhsan Abbas, Beyrut 1968, II,163-164; Ebû Zehra, s. 22-24; Uzunpostalcı, a.g.m. s. 131,
5- Ebû Hanîfe, el-Fıkhü’l-Ebsat, nşr. M. Zahid Kevserî, trc. Mustafa Öz, İmam-ı Azam’ın Beş Eseri içinde, İstanbul 1981, s. 46- 47.
6- Münaâfikûn 63/1,
7- Bakara 2/146,
8- Ebû Hanîfe, el-Vasiyye, nşr. M. Zahid Kevserî, trc. Mustafa Öz, İmam-ı Azam’ın Beş Eseri içinde, İstanbul 1981, s. 87; Ebû Hanîfe, el-Fıkhü’l-Ekber, nşr. M. Zahid Kevserî, trc. Mustafa Öz, İmam-ı Azam’ın Beş Eseri içinde, İstanbul 1981, s.74,
9- Enfâl 8/4,
10- Nisâ 4/151,
11- Ebû Hanîfe, el-Vasiyye, s. 87,
12- Ebû Hanife, el-Fıkhü’l-Ebsat, s. 52,
13- Ebû Hanîfe, el-Vasiyye, s. 87,
14- Ebû Hanîfe, el-Âlim ve’l-Müteallim nşr. M. Zahid Kevserî, trc. Mustafa Öz, İmam-ı Azam’ın Beş Eseri içinde, İstanbul 1981, s, s. 26,
15- Ebû Hanîfe, el-Fıkhü’l-Ekber, s. 73,
16- Ebû Hanîfe, el-Fıkhü’l-Ekber, s. 70-71; bkz. İhlas 112/1-4,
17- Ebû Hanîfe, el-Fıkhü’l-Ekber, s. 75,
18- Ebû Hanîfe, el-Fıkhü’l-Ekber, s. 70,
19- Tekvîn, tahlîk, halk, icâd, ihdas, ihtira, ibdâ kelimeleri “yokluktan varlığa çıkarmak” şeklinde eşanlamlı kullanılan isimlerdir. Alimlerimiz yaygın bir şekilde kullandığı için burada tahlîk kelimesi yerine tekvin kullanılmıştır. Bkz. Nesefi, Ebü’l-Muin Meymun b. Muhammed el-Hanefi, et-Temhid li’l-kavaidi’t-tevhid, thk. Hasan Ahmed Habibullah, Dârü’t-Tıbaati’l-Muhammediyye, Kahire, 1986, s. 188-189,
20- Ebû Hanîfe, el-Fıkhü’l-Ekber, s. 70,
21- Ebû Hanîfe, el-Fıkhü’l-Ekber, s. 75,
22- Ebû Hanîfe, el-Fıkhü’l-Ekber, s. 71,
23- Ebû Hanîfe, el-Fıkhü’l-Ekber, s. 64,
24- Bkz. İlmihal I: İman ve İbadetler. / haz. Hayreddin Karaman vd., Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), İstanbul, 2000 c.1, s. 88-91,
25- Ebû Hanîfe, el-Fıkhü’l-Ekber, s. 70,
26- Ebû Hanîfe, el-Fıkhü’l-Ekber, s. 74,
27- Rum 30/40,
28- Ebû Hanîfe, el-Vasiyye, s. 89,
29- Ebû Hanîfe, el-Fıkhü’l-Ekber, s. 71,
30- Şura 42/11,
31- Ebû Hanîfe, el-Âlim ve’l-Müteallim, s. 20,
32- Ebû Hanîfe, el-Âlim ve’l-Müteallim, s. 21,
33- Ebû Hanîfe, el-Fıkhü’l-Ekber, s. 70-71,
34- Ebû Hanîfe, el-Vasiyye, s. 88-89,
35- Ebû Hanîfe, el-Âlim ve’l-Müteallim, s. 16. Bkz. Maide 5/48; Şura 42/13,
36- Kasas 28/56,
37- Ebû Hanîfe, el-Âlim ve’l-Müteallim, s. 41,
38- Ebû Hanîfe, el-Fıkhü’l-Ekber, s. 75,
39- Bkz.Enbiya 21/47,
40- Ebû Hanîfe, el-Vasiyye, s. 90-91. Bkz. İsra 17/14,
41- Ebû Hanîfe, el-Fıkhü’l-Ekber, s. 76,
42- Tevbe 9/101,
43- Tur 52/47,
44- Ebû Hanîfe, el-Fıkhü’l-Ebsat, s. 57,
45- Ebû Hanîfe, el-Fıkhü’l-Ekber, s. 75-76,
46- Ebû Hanîfe, el-Fıkhü’l-Ebsat, s. 63,
47- Ebû Hanîfe, el-Fıkhü’l-Ekber, s. 72,
48- Ebû Hanîfe, el-Vasiyye s. 87-88,
49- Ebû Hanîfe, el-Fıkhü’l-Ekber, s. 73,
50- Dil bilginlerine göre İstitaat, kudret, kuvvet, takat ve vüsa’ ile yakın anlamlı, kelamcılara göre ise eş anlamlı isimlerdir. Ehl-i sünnete göre gücü yetmek, takat getirmek anlamındaki istitaat, kulda ihtiyari fiiller için bulunur. Bkz. Sabuni, Ebû Muhammed Nuruddin Ahmed b. Mahmûd, Matüridiye akaidi: el-Bidaye fi usuli’d-din, trc. Bekir Topaloğlu, Ankara 1995, s. 129,
51- Ebû Hanîfe, el-Fıkhü’l-Ebsat, s. 48,
52- Muhammed 47/38,
53- Ebû Hanîfe, el-Vasiyye s. 89-90.

Bu içeriği nasıl buldunuz?

Beğen Beğen
1
Beğen
Mutlu Mutlu
1
Mutlu
Eğlenceli Eğlenceli
0
Eğlenceli
Üzgün Üzgün
0
Üzgün
Olamaz Olamaz
0
Olamaz
Kızgın Kızgın
0
Kızgın
Komik Komik
0
Komik
İlginç İlginç
0
İlginç
Dijital Derginiz
Dijital yayıncılık alanında Türkiye, yükselen bir grafik çizmektedir. Bu amaç ile profesyonel işlere imza atmak üzere yola çıktık. 5. yılımızda araştırmayı seven herkese kapımızı açtık. Sizlerde makalelerinizi dergiCE'de paylaşarak, dijital dünyada yerinizi alabilirsiniz.

Yorumlar 0

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İçerik Türünü Seçin
Kişilik Testi
Kişilik Hakkında Testler
Test
Cevaplamalı Testler
Anket
Oylamalı Seçenekler
Yazı
Biçimlendirilmiş Metinler
Puanlamalı Liste
Puanlamalı Liste
Video
Youtube, Vimeo, Vine vs
Ses/Müzik
Soundcloud, Mixcloud
Resim
GIF veya Resim