Fatiha’nın Esması, Esmanın Fatihası


Kur'an-i Kerim
Kur'an-i Kerim

Kur’an’ın Hayatla Meallendirilmesine Mütevazı bir Katkı:
Fatiha’nın fıtratımıza nakşedilen anlamıyla buluştukça, daha bir dolu, daha bir duygulu, daha doya doya “Elhamdulillah” der insan. Fatiha anlaşıldıkça “hamd” lafzının içi hayatla dolar, derin ve yakın bir minnet duygusu Fatiha’nın sesi oluverir. Uzunca bir süredir çalıştığımız Kur’an’ın anlamıyla kendi sesinden buluşma çalışmamız (Kur’an Atölyesi) bize kelimelerin içini lügatle değil hayatla doldurulacağını öğretti. Bir anne düşünün 18 yaşında kızı olsun; adı Zeynep olsun. On sekiz yıllık Zeynepli bir hayat yaşayan bu anne, Zeynep kelimesinin içini hayatla doldurur. Sevinciyle hüznüyle, hasretiyle, vuslatıyla, hayaliyle, rüyasıyla, sesiyle, bakışıyla bir hayat vardır Zeynep lafzının içinde. Zeynepli hayatı olmayan bir başka kadının dediği “Zeynep” ile hayatı Zeynepli olan bir annenin dediği “Zeynep” aynı değildir. Şimdi de Kur’an bizi her bir kelimesinin içini hayatla doldurmaya çağırıyor. İçinde anlam ve hayat besleyen kelimelere karşı borcumuzu lügatle değil hayatla ödeyeceğiz. Tıpkı Yakub [as] gibi “Allah” demeye doğru yola çıkacağız: “Benim bildiğim Allah sizin bildiğiniz Allah gibi değil…”

Fatiha, varoluş kodlarımızı bildirir. Fatiha’daki isimlerin sıralaması ise, bu muhteşem varoluşa borçlu olduğumuz mukabeleyi öğretir bize. Varlığın güzelliğine ve ihtişamına hakkıyla karşılık verişimizin resmidir Fatiha’daki esmalar.

“Hamdolsun Allah’a, Rabbine âlemlerin.” İlk isim Rab. Vahiy Rab ismiyle yapar açılışı. “Rabbinin adıyla oku…” Herkes Allah’ı “Allah” diye bilir de, “Rab”liğini kabullenmek istemez. Demek ister ki serkeş nefis: “Sen Allah olmaya Allah’sın ama bana karışma. Beni bana bırak…” Ancak, Fatiha da ve bütünüyle Kur’ân da, her şeyden önce “Rab” olarak zikreder Allah’ı. Demek ister ki: “Uzak bir Allah değildir O. Seni her an çekip çevirir. İhtiyaçlarını görüp gözetir. Dışındaki âlemi, gün doğumundan mevsimlere kadar, yeryüzü kabuğundan bulutlara kadar her an terbiye eder. İçindeki âlem de her an Rabbinin terbiyesi altındadır. Sana hizmet eden hiçbir şey başıboş değildir. Senin hücrelerin de, sen itiraz etsen bile, her an Rabbe kulluk etmektedir. O’nun emri dışına çıkmamaktadır. Şu andaki huzurun, bugünkü mutluluğun Rabbinin âlemleri terbiye etmesi sayesindedir. Öyleyse minnetini ifade et. De ki, ‘minnetlerim sadece Allah’adır; O ki benim için, bana sormadan, beni yormadan ve benim lehime âlemleri yönetmektedir. Her işin meyvesini bana yönlendirmektedir.’ “Rab” ismiyle yeni baştan tanışınca insan, yeni bir heyecanla “Elhamdulillah” der.

Peki, benim lehime bunca güzel işi, hiç yorulmadan, üstelik ben hak etmediğim halde, hakkını veremeyeceğimi bile bile, hiç durmaksızın yapmasının nedeni nedir? Cevabı iki esma verir: “Rahman O, Rahîm O.” Şöylece fısıldar insana iki ismin “merhamet” ekseninde akan anlamı: “Sen hak ettiğin için değil, O sonsuz merhamet kaynağı olduğu için buradasın sen. Sen hakkını verebileceğin için değil, O nihayetsiz şefkatiyle senin ihtiyaçlarını senden çok bildiği için, senin korku ve hüzünlerini senden çok gördüğü için varsın, hayattasın, insansın.” Bu sırrı duyan kul, derin bir mahcubiyet daha duyarak, Rahman ve Rahîm isimlerinin kalbine dokunuşuyla, yeni baştan, yeni bir şevkle “Elhamdülillah” der. Rabbini, “Rahman ve Rahîm” diye bilen ve tanıyan kul, Rabbine minnetini daha derinden hisseder, sıcacık bir heyecanla, tatlı bir memnuniyetle şükranını ifade eder. Belli ki Rabbini “Rahman ve Rahîm” diye bilen bir insan olmak bile, başlı başına Rahman ve Rahim’in eseridir. Yoksa kendisi “ErRahmanirRahîm” diyenlerden olmayabilirdi. “ErRahmanirRahîm” kendisi olmadan da, kendisi demeden de söyleniyor olabilirdi. Demek ki “Rahmandır O; Rahîmdir O” biliş bile, başlı başına bir sürpriz, eşsiz ve tanımsız bir iyilik.

Bir adım ötede, bir büyük sürpriz daha bekler insanı. Sevdiklerinin (ve hatta hiç tanımadıklarının ve belki de hiç sevemeyeceklerinin) “özel bir gün”de yaşadığını fark eder: “Din Günü”dür bu günün adı. En sonunda gelecek bir ceza günü değildir “Din Günü”. Şimdinin gerçeğidir. En sonunda üzerindeki perde kalkacaktır sadece. Şimdi görünmüyor diye yok değildir. , En sonunda tecelli edecek değildir “Din Günü.” Şimdi ve burada gerçekleşmiştir. Yevmiddin”in, tam olarak karşılığı, “Borç Günü”dür. İşte büyük sır da budur: “Bugün herkes her an her yerde her ihtiyacını borç almaktadır.” Bu sır o kadar açık görünür ki insana, sadece birkaç saniye tefekkürle, hiçbir şeyin kendi başına var olamayacağını, ne kadar güçlü olursa olsun, insanın kendini kendi başına ayakta tutamayacağını anlar. Öyle ki nefesini her an borç almaktadır. Meselâ, verdiğini yeniden alamasa boğulacaktır. İnsanın etrafındaki her şey ve herkes her an mutlaka bir şeylere muhtaçtır. Faraza yaşadığı şehirde, ağaçlardan kuşlara kadar, en sevdiği en yakınlarından hiç tanımadığı yedi kat yabancılara kadar ihtiyaçlarını karşılayamayacak olsa, o şehir onun için yaşanmaz olur. Huzuru kaçar. Mutlulukları heba olur. Sevinçleri gölgelenir. Gülüşleri yok olur. Bu gözlemi, insana Mâlik ismini hatırlatır. “Merak etme,” der Mâlik ismi, “herkese her ihtiyacını, her an, tam da istediği miktarda ve kıvamda, ihtiyaç duyduğu anda ve yerde veren Biri var.” Doğru ya; bugün “borç günü”yse, herkese her an her şeyini borç veren, her şeyin sahibi, her ihtiyacı elinde tutan bir Mâlik olmalıdır. Böylece yeni baştan, yeni bir minnet duygusu dalgasıyla sarsılır insan. Başta sevdiklerinin, hatta hiç sevmediklerinin bile ihtiyaçlarını, kendisini yormadan, kendisine sormadan, kendisinden önce, kendisinden daha mükemmelce karşılayan Mâlik’le tanıştığı için “Elhamdulillah” der. Başkalarının ihtiyaçları için koşturan kendisi olsaydı, meselâ kendi uykusu sırasında da sevdiğinin nefeslerini kendisi vermeye kalksaydı, hayatı cehenneme dönerdi. Üstelik hem sevdiklerinin ihtiyacını karşılayamaz hem de kendi ihtiyaçlarını onların ihtiyaçlarının telaşıyla unutur. Böylece hiçbir iş yapamazdı. “Ah, ben bunu niye fark etmedim şimdiye kadar?” diye derin bir minnet ve mahcup bir geç kalmışlık duygusuyla Rabbine döner. Der ki, “Hamd O Allah’a; Rabbi olduğu için âlemlerin…”

Fatiha’nın tam burasında bir dönüş, bir devrim yaşar insan. Buraya kadar, gıyabında “O” diye andığı Allah’a artık “Sen” diye hitap etmeye başlar. Belli ki yüz yüze görüşmeye almıştır Rabbi onu. Miracına kabul etmiştir. Adeta “Geç karşıma, özel konuşalım” sıcaklığında bir kabullenişle kucaklanmaktadır insan. Buraya kadar söylediği üç cümle, Rabbini memnun etmiş olmalıdır. Tam da Rabbinin duymak istediğini söylemiştir kul olarak.

Bu cümleleri vahiyle öğreten yine Rabbidir ama ne fark eder ki… Âlemleri terbiye eden Rabbi, kuluna da ne söyleyeceğini öğretmektedir. Rahman ve Rahîm olan O Rab, kulunun söylemeyi tercih ettiği cümleleri sanki kulu keşfetmiş gibi memnuniyetle ciddiye almaktadır. Herkesin her ihtiyacını karşılayan Mâlik, bu “borç günü”nde kulun, doğrudan konuşma ve tanışma ihtiyacını da karşılamaktadır.

Böylece “Sana, yalnız Sana kulluk ederiz” der kul… “Âlemlerin Rabbi” olarak tanıdığı Allah’a şöyle seslenir kul: “Ben de, o âlemlere katılıyorum. Senin terbiyeni kabul ediyorum. Nasıl istersen öyle olmaya hazırım. Sana eksiksiz itaat eden âlem ailesine dâhil oluyorum. Ben de Senin kulunum. Şahit olduğum ve içinde bulunduğum âlemlerle birlikte, başkalarına değil, yalnız Sana kulluk ediyoruz. İnsanın tam da burada “biz” diye çoğul bir dille konuşması, âlemler korosuna katıldığının ve cümle yaratılmışların sözcüsü olduğunun altını çizer. “İyyâke n’abudu” sözü, “Rabbilâlemîn” gerçeğine karşı mukabelemizin ifadesidir.

“Senden yalnız Senden yardım isteriz” deyiş ise, insanın Rahman ve Rahim olarak bildiği Rabbe mukabelesidir. Çünkü ancak merhametli olandan yardım istenir. Merhametsizler yardım etmez, yardım çağrısına cevap vermez ki…

Bir sonraki ayette ise, insan isteyişini somutlaştırır. Ne istemeli âlemleri terbiye eden, sonsuz merhamet ve şefkat sahibi, herkese her ihtiyacını veren Rabden? Öyle bir şey istemeli ki, o istediği şeyi alınca, bütün istemeleri anlam bulsun. Eğer o “şey” yoksa, Allah’tan istediklerinin hepsi başına bela olur. Hakkını veremediği şeyler yüzünden gadre uğrar. Üzerindeki sonsuz merhameti göremediği için azap içinde kalır. O “şey” belli ki, hidayettir. Hidayet, nimeti Allah’tan bilmektir. Verilenleri vereni Allah diye bilmek, Allah’ın verdiklerini en güzel yapan sırdır. Elindekilerin kimden olduğunu bilmeyen insan, elindekileri sürekli elinde tutmak için amansız korkulara, tarifsiz kaygılara kapılır. Verilenlerin kendisine emanet olduğunu unutan insan, daha çok şeyin sahibi olmak için telaşlanır, ömür boyu ateşler içinde kalır. Bir türlü huzur bulmaz. Asla tatmin olamaz.

Ne güzel ki, Rabbi, insana isteyebileceği en güzel, en özel, en acil şeyi istemesini de öğretir. Der ki: “Hidayet iste Rabbinden…” “İhdinâ…”/Hidayet ver bize” deyince kul, her şeyin sahibi Mâlik’ten harika bir borç alır. Böylece borcunu ödemeye başlar. Çünkü aldıklarını Allah’tan borç aldığını bilen insan, Allah’a minnetini hakkıyla ifade etmeye başlar. Zayıf ve aciz olan insanın, borcunu ödemesinin tek yolu, borç aldığını ve borcunu ödeyemez olduğunu itiraf etmektir. Ki bu fazlasıyla hoşnut eder âlemlerin Rabbini. “Doğru yol” budur; “Üzerlerine nimet indirilenler” hep bu yolda yürüyerek, yeni yeni nimetleri hak ettiler. Kendini kendine yeter görenler ise ebedî nimetsiz kalarak “gazâba uğradılar” ve “sapıttı”lar.

Bizi gazaba uğrayanların ve sapıtanların yolunda tutma, ey bize Fatiha’nın esmalarını fısıldayan Rabbimiz.

Altınoluk Dergisi ~ Dr. Senai DEMİRCİ
Sayı: 330 ~ Ağustos 2013

Bu içeriği nasıl buldunuz?

Beğen Beğen
0
Beğen
Mutlu Mutlu
0
Mutlu
Eğlenceli Eğlenceli
0
Eğlenceli
Üzgün Üzgün
0
Üzgün
Olamaz Olamaz
0
Olamaz
Kızgın Kızgın
0
Kızgın
Komik Komik
0
Komik
İlginç İlginç
0
İlginç
Dijital Derginiz
Dijital yayıncılık alanında Türkiye, yükselen bir grafik çizmektedir. Bu amaç ile profesyonel işlere imza atmak üzere yola çıktık. 5. yılımızda araştırmayı seven herkese kapımızı açtık. Sizlerde makalelerinizi dergiCE'de paylaşarak, dijital dünyada yerinizi alabilirsiniz.

Yorumlar 1

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  1. Fatiha, ALLAH’ın El-Fettah isminden geliyor. El-Fettah, özetle “gönül kapılarını açan” demektir. ALLAH’ın kelamı olan Kur’an-ı Kerim’de Fatiha Suresi ile açılış yapmakta/başlamaktadır… Bu sureyi, bilerek ve anlayarak okumamız ise, daha güzel olacaktır… ALLAH zihin açıklığı versin!.

İçerik Türünü Seçin
Kişilik Testi
Kişilik Hakkında Testler
Test
Cevaplamalı Testler
Anket
Oylamalı Seçenekler
Yazı
Biçimlendirilmiş Metinler
Puanlamalı Liste
Puanlamalı Liste
Video
Youtube, Vimeo, Vine vs
Ses/Müzik
Soundcloud, Mixcloud
Resim
GIF veya Resim