Edebiyat Yapmak


EDEBİYAT
EDEBİYAT

Yosun bağlamış düşleri. / Unutulmuş neler neler! / Yorgun bir köşeye çekilip sırtlamış kendini kefen. / Bilmiyor ölmeyi ölüm ve yeşermeyi. / Kanlı harap ses, baharı unutmuş, savrulur daim. / Boş bir duruş bizimkisi. / En ücra düşler çırpınır kuy(t)ularda. / Bir ha(ya)lin zirvesinde durmaktır tek ha(ya)li, hâlin. / Vakitlere in-at, siler süpürür tenleri, bulut. / Boşluğun bağrında ser(p)ilir, yeşerir ve dayar aşka merdivenini. / … / Tek tük arşınlar bakışları. / Kim bilir ulaşır belki de kıyısına, vakitsiz bir nisan sabahı. / Uyanınca, deryaya kürek açar sözleri….

Bu metnin türü nedir sizce… Bir şiir mi? Yoksa deneme mi? Ya da şiir formuna gizlenmiş bir deneme mi? İncelenmek üzere gönderilen ve yazarı tarafından ‘deneme’ olarak vasıflandırılan metnin, ilk paragrafında yer alan cümlelerin peş peşe yazılmış hâli üstteki metin. Okuyunca, gayri ihtiyari “Böyle mi olmalı?” diye düşündüm. Şiir şiir gibi, deneme deneme gibi olmalı değil mi? Alt alta yazılınca şiir, yan yana yazılınca deneme sanılmak bir metin için menfî bir hâle işaret etmez mi?

Şiir tadında deneme olabilir… lakin bu “Herhangi bir konuda yeni ve kişisel görüşlerle bezenmiş bir anlatım içinde sunulan düz yazı türü” olarak tanımlanan denemeyi, şiirin katmanlı, mücerret, tedailerle zenginleştirilmiş formunda sunmayı mı gerektirir?

Bir gün önce, sebebini bilmediğim şekilde zihnime takılan “edebiyat ne işe yarar?” sorusu, sabah karşıma çıkan bu metne karşı, seçici bir algı meydana getirmiş olmalıydı? Soru’nun oldukça kadim olup kendi muhayyilemin bir icadı olmadığını ifade etmeme gerek yok sanırım? Lakin bu durum onun tarihin çözülmüş problemler haznesine konduğu anlamına gelmiyor? Kişisel kanaatim, edebiyat bir işe yaramalıdır. Güzel’in “gözel” formunda “göz”le irtibatı da bunun delillerinden biridir. Güzelliği, “kalp gözü” ile “gönül gözü” ile ya da maddi gözle -ki bu en kolay başarılanıdır- fark ettirmek de edebiyatın sahasıdır.

Bu fark ettirme; “deneme” ile ” şiir” ile ya da edebiyatın farklı türleri vasıtasıyla olabilir. Bu türlerin her biri bir sunumdur. Sunum önemlidir. Çünkü bu sırada, hem türün icaplarına riayet, hem okurla sağlıklı bir münasebet, hem geniş hayal gücü, hem kalem oynatılan sahada yeterli malumat, hem de metnin yazıldığı dile hakimiyet gerekir.

Sadece yazmak, sayfalar doldurmak, sonra bu yazılanların basılmış hatta yüzbinlerce okura ulaşmış olması da “yazan”ı “yazar” etmeye yetmez. Hatta bu durum “yazan”ın ahirette insanların vaktini almak, onların zihinlerine sıhhati teyit edilmemiş bilgiler sunmak yoluyla haklarına girmekten suale çekilmesine bile sebebiyet verilebilir.

Evet, edebiyat, “Şu konularda kalem oynatacaksın, şu fikir ve düşünceleri empoze edeceksin, şu türde yazacaksın” tarzı yönlendirmelere kapalı olması anlamında “şahsî ve muhterem”dir. Lakin bu, yazarın, “Hiçkimse için ve hiçbir şey için yazmıyorum, kendime yazıyorum. Beğenen okur!” tarzı bir yaklaşımına isnat olabilir mi?

Hem öyle midir gerçekten? Kendine yazmak, hiçkimse ve hiçbir şey için yazmamak hakikatin ifadesi midir? Burada, “Öyleyse yazdıklarını sadece kendisi okusun, niçin bastırıyor?” tarzı klasik soruyu sormayacağım; zira yazarın sadece kendisi için yazdığı yazılar, yazarla “kendileşmiş” okur tarafından ilgi görebilir; yazarın bunun farkında olmaması düşünülemez ve bu bile tek başına, “hiçkimse ve hiçbir şey için” tezi adına ciddi bir inandırıcılık problemidir.

Peki yazanın kendisi için yazmamış olması, mesaj endişesi taşıması, ortaya koyduğu metnin edebî değeri adına menfî bir durum mudur? Daha farklı bir ifade ile, edebiyatın bir işe yaraması gerektiği düşüncesi bizzat edebiyatı zayıflatır mı? Madem teknoloji çağında yaşıyoruz, bu sorulara da çağın mana ve ehemmiyetine uygun (!) bir misalle cevap vermeye çalışalım.

Zaman zaman gazete ve televizyonlarda yer bulan bir haber var… “Artık günün bütün öğünleri hap şeklindeki tabletlere yüklenecek ve insanlar bu hapı yutunca yemek ihtiyacını karşılamış olacaklar.” Bu türden haberleri her okuyuşumda “hapı yuttuğumuzun resmidir” derim; zira yuttuğumuz hap, kültürümüzün kadim geleneği olan çoluk çocukla bir sofra etrafında bir araya gelmek, sohbet etmek, günün yorgunluğunu çıkarmak ve aile bağlarını perçinlemek adına yenen akşam yemeğinin yerini tutacak mı? Hadi, hapı yutarak midemizi doyurduk; peki kalbimizi, gönlümüzü nasıl doyuracağız? Daha ileri gidelim; yuttuğumuz haplar, dumanı üzerinde tüten çorbamızın, kenarları maydanozla süslenmiş karnıyarığımızın, çıtır çıtır baklavamızın yerine geçecek mi?

Mesajı, “işin doğrusu budur, şu da yanlıştır, siz de böyle davranın” tarzında sunmak, yemek niyetine gıda tableti vermek gibi gelir bana. Onda akşam yemeğinin evi saran sıcaklığını, kahvaltının güne yayılan huzur takviyeli enerjisini bulmak mümkün değildir…

Demek istediğim şudur ki, sırf “işe yarasın”dan hareket, hayatî değerdeki “detay”ları gözardı etmeye sebep olmamalıdır. Bunun edebî metindeki karşılığı ise edebiyatsızlıktır.. Edebî vasfı olmayan metinler de belki yazanın boşalmasına sebep olabilir ama okurun dolmasını sağlamaz.

“Mesaj nedir? ” sorusunun “Mesaj nasıl verilmelidir?” sorusundan daha önce ve önemli olduğunu düşünüyorum. Zira, edebiyat şahsî ve muhteremdir, -dolayısıyla üçüncü kişilerle irtibatı lüzumlu kılan mesaj da gerekli değildir- tarzındaki yaklaşım sahiplerinin aslında mesaja değil de -çünkü yazmak bizzat mesajdır- mesajın veriliş tarzına muhalefet ettikleri kanaatindeyim. Baştan sona bir heyecan fırtınası içinde okunan; -mesela- hikâye kahramanının sıkıntı sebebini okurun merak ettiği lakin yazarın ne okuru ümitsizliği düşürüp “söyleyeceksen söyle yoksa vazgeçiyorum okumaktan” isyanına ne de henüz başında söyleyivermesiyle hikâyenin bütün esrarını kaybetmesine sebep olmadığı bir hikâyede, mesaj, “hikâye kahramanının sabah işine giderken yoldan çekmediği taştan dolayı duyduğu iç sıkıntısı” olsa, buna kim itiraz edebilir. Mesaj verilmiştir. Üstelik, bir edebî metinde olması gerektiği şekilde, edebî bir dille, akıcı bir şekilde verilmiştir. “Taşı kaldırmak sevaptır” denmemiştir. İyiliğin büyüğü küçüğü olmaz, siz de iyilik yapın, denmemiştir; lakin bunlar daha etkili şekilde edebiyatın formu içinde okurun vicdanına söyletilmiştir.

Yazdığınız metin çocuklara bir değeri kavratma düşüncesiyle de kaleme alınmış olabilir; mesela “selam vermenin lüzumu ve ehemmiyeti”ni kavratacaksınızdır. Bunu, çocukları icbar edecek şekilde “gördüklerinize gülümseyin, selam verin, bu çok güzel bir davranıştır” şeklinde de verebilirsiniz; lakin bu metin çocukların ders kitaplarında yer alan okuma parçalarından öteye geçmez. Böyle yapmak yerine, hikâye birbirini tanıyan iki kişiden birinin, diğerine bazen selam verip bazen de vermemesi üzerine kurulu olabilir. Bu normal olmayan, edebî terminolojisiyle tezat oluşturan, bir durumdur. Normalde birbirini tanıyan insanlar karşılaştıklarında selamlaşırlar. Bu kişilerden birinin bazen selam vermemesi, okurun merakını celbeder. Bu merak ne zaman izale olur? Bu soruya verilecek cevaplardan biri, “selam vermeyen kişinin, hikâyenin başından beri yazarın gizlediği ve okura bildirmediği “ikiz kardeş” olduğu anlaşıldığında” olamaz mı?

Hasılı kelam; edebiyat ne kendin için yazdığını zannetmek, ne de mesajı en kaba şekliyle boca etmektir. Her şeyden önce edebiyat bir sunumdur. Sunulanın tabi ki ehemmiyeti vardır; zira dünya hayatında dahi bize sunulana İslâmî perspektiften yaklaşarak “haram” “helal” gibi nitelendirmelerde bulunurken edebî malzemenin bundan farklı bir değerlendirmeye tabi tutulması mantıklı olmaz. Bununla birlikte edebî malzemenin sunumunudur ki, o metni gerçek anlamda şiir yapar, hikâye yapar, deneme yapar… aksi takdirde edebiyat yüzlerce “yazan”ın mütemadiyen atışta bulunduğu bir deneme tahtası olmaktan öteye geçmez.

Bu içeriği nasıl buldunuz?

Beğen Beğen
4
Beğen
Mutlu Mutlu
1
Mutlu
Eğlenceli Eğlenceli
2
Eğlenceli
Üzgün Üzgün
0
Üzgün
Olamaz Olamaz
0
Olamaz
Kızgın Kızgın
0
Kızgın
Komik Komik
0
Komik
İlginç İlginç
1
İlginç
Dijital Derginiz
Dijital yayıncılık alanında Türkiye, yükselen bir grafik çizmektedir. Bu amaç ile profesyonel işlere imza atmak üzere yola çıktık. 5. yılımızda araştırmayı seven herkese kapımızı açtık. Sizlerde makalelerinizi dergiCE'de paylaşarak, dijital dünyada yerinizi alabilirsiniz.

Yorumlar 1

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  1. Yazarlar bir nevi fotoğrafçılık yaparlar. Kelime dağarcığını geniş tutup, Türkçemizde unutulan kelimeleri tekrar kazandırarak, bu şekilde fotoğraf çizerler. Okuyucularda şairin üslubuyla çizilen bu fotoğrafı çözmeye çalışırlar. Üslup ne kadar güzel ve sade olursa o kadar etkileyici olur. Ülkemizde böyle kaliteli edebiyatçıların yetişmesi temennisiyle paylaşmak istedim.

İçerik Türünü Seçin
Kişilik Testi
Kişilik Hakkında Testler
Test
Cevaplamalı Testler
Anket
Oylamalı Seçenekler
Yazı
Biçimlendirilmiş Metinler
Puanlamalı Liste
Puanlamalı Liste
Video
Youtube, Vimeo, Vine vs
Ses/Müzik
Soundcloud, Mixcloud
Resim
GIF veya Resim