Dinimizde Nişanlılık Evresi

11 dk okuma süresi


4
7 Paylaşım, 4 puan
Dinimizde Nişanlılık Evresi
Dinimizde Nişanlılık Evresi

Evlenecek kimseler, birbirlerinin üstlerine-başlarına, kılık ve kıyafetlerine, hatta servet ve dış güzelliklerine göre değil; bu en ciddi meselede, ruh güzelliği, namus ve ahlak anlayışı, fazilet ve karakter yüksekliğine göre karar vermelidirler.

İslam’a göre evlenmek, sadece zevk ve haz için değil; aile teşkili, milletin beka ve devamı, ferdin duygu ve düşüncelerinin dağınıklıktan kurtarılması ve cismani hazlarının zapturapt altına alınması içindir. Bu konuda zevk ve hazlar ise, fıtratın çok meselelerinde olduğu gibi, birer avans ve imrendirmeden ibarettir.

Fıkıh literatürümüzde evlenmenin başlangıcı kabul edilen nişanlanma müstakil bir başlık altında incelenmez. Bu, nişanlanmayla ilgili hükümlerden bahsedilmediği manasına da gelmez. Mesela nişanlanacak kişilerin görüşmelerinde riayet etmeleri gereken mahremiyet sınırı, iddet süresi içerisindeki kadına evlenme teklifinde bulunma, nikah kıyıldıktan sonra zifaf gerçekleşmeden boşanma ve halvet-i sahiha konuları çeşitli yerlerde anlatılmıştır. Nişanlanmayla ilgili hükümler ilk kez 1917 tarihli Hukuk-ı Aile Kararnamesi’nde müstakil bir başlık altında incelenmiş, sonraki dönem eserlerde de, nişanlanma müstakil olarak anlatılmıştır.

Nişanlılığın psikolojik, sosyolojik, örf ve adet, ahlaki, dini ve hukuki boyutları iç içedir. Elbette sosyal bir müessese olan nişanlanmayla ilgili gelenek ve göreneklerden hangilerinin fıkıh kapsamına girip girmediğinin iyi analiz edilmesi elzemdir. Bu analizden önce ise, nişanlanmayla alakalı genel bilgiler vermek faydalı olacaktır.

Nişanlılık Evresi

Türkçede nişan; nişanlanma sırasında yapılan tören, evlenmek üzere birbirlerine söz verme, yüzük takmak için yapılan merasim gibi manalarda kullanılır. Nişanlı, parmağına yüzük gibi bir alamet takılmış olan evlenecek adayı ifade eder. Nişanlanma terim olarak, bir kadın ile bir erkeğin ileride birbirleriyle evleneceklerini karşılıklı olarak vaat etmeleridir. Nişanlılık ise, nişanlanmayla başlayıp evliliğe kadar devam eden süreci ifade eder. Bu özellikleriyle nişanlanma, sevgili, yavuklu, sözlü, arkadaş olma, birlikte çıkma ve flört etme kelimelerinden tamamen farklıdır. Buna göre nişanlanma, söz kesme ile evlilik arasındaki ara dönemi ifade eder. Diğer bir özelliğiyle nişanlanma, evlilik öncesi süreci tanımladığı için nikah da değildir.

Arapçada kıza talip olma ve nişanlanma manasına gelen ‘hıtbe’ kelimesi Kur’an-ı Kerim’de geçer. İlgili ayette iddet süresi içerisinde kadına evlenme teklifinde bulunmanın (hıtbe) hükmünden (Bkz Bakara suresi, 2/235) bahsedilir. Ayrıca Kur’an-ı Kerim’de zifaf öncesi ayrılma durumunda mehrin yarısının ödenmesinden ve kadının iddet beklememesinden bahsedilir. (Bkz Ahzab suresi, 33/49)

Hadis mecmualarında evlenme öncesi adaylarda bulunacak vasıflar, evlenecek erkek ve kadınların görüşmeleri, evliliğin ilan edilmesi, velime verilmesi ve yeni çiftlere dua edilmesi gibi dinimizde nişanlılık süresiyle ilgili hadisler nakledilir. Ayrıca hem Peygamberimiz’in (s.a.s.) nişanlanması hem de kızlarını nişanlamasıyla alakalı hadisler rivâyet edilir.

İslam Hukuku açısından kimlerle nişanlanılabilir meselesi tamamen nikahı helal ve haram olanlarla ilgilidir. Bunlara ek olarak, Peygamberimiz bir hadislerinde: “Kardeşinizin talip olduğu kişiye siz de talip olmayınız.” (Buhari, Nikah, 45) buyurur. Elbette başkasının talip olduğu bir kadına talip olma, İslam ahlakıyla ve erdemiyle bağdaşmaz. Dolayısıyla hadiste yasaklanan husus, kadının istenmesi safhasıyla kayıtlıdır.

Nişanlanmayla ilgili fıkhi hükümler ise başlıca şunlardır: a- Nişan evlenme vaadidir; b- Nişan mahremiyeti kaldırmaz; c- Nişan mehre hak kazandırmaz; d- Nişan hediyeleri, hibe hükmündedir. Bu makalede bu hükümler ana hatlarıyla değerlendirilecektir.

Nişan Evlenme Vaadidir

Bilindiği gibi nişanlanma tabiatı gereği geçici de olamaz ebedi de. Bu yüzden nişan ile evlilik arasındaki münasebeti hukuki ve ahlaki olmak üzere iki kategoride değerlendirmek mümkündür. Dört mezhebe göre nişanlanma, evlenme akdi olmayıp, sadece evlenme vaadinden (söz verme) ibarettir. Yani, nişanlanma hukuken bir sözleşme (akit) değil, ahlaken karşılıklı söz vermedir (vaad). Çünkü hukuken, nişan nikah değildir, nikahın herhangi bir şartı da değildir. Ayrıca hukuken nişan nikahın doğurduğu neticeleri doğurmaz. (Bilmen, Kamus, 2/12) Nişanlanma sonucu nişanlılar arasında akrabalık, nafaka, miras vb. hükümler tahakkuk etmez. En önemli özelliğiyle nişanlanma, tarafları hukuken evlenmeye mecbur kılmaz.

Her ne kadar nişanlanma hukuken evlenmeyi zorunlu kılmasa da, elbette dinen ve ahlaken konuyu farklı değerlendirmek gerekir. Nişanlanma dinen, ahlaken ve örfen taraflara sadakat ve evlenme mükellefiyetini gerekli kılar. Kur’an-ı Kerim’de emir kipiyle; “Verdiğiniz sözü yerine getirin. Çünkü verilen söz sorumluluğu gerektirir.” (İsra suresi, 17/34) buyrulur. Ayrıca mü’minlerin vasfı sayılırken, “üzerlerindeki emanetleri gözetirler, verdikleri sözleri tam tamına tutarlar.” (Mü’minun suresi, 23/8) ifadesi yer alır. Ayetteki ahit ifadesi hem kendi aralarındaki akitleri hem de Allah Teâla’ya verdikleri ahitleri kapsar. Yine, “sözleştiği zaman sözlerinde duran” (Bakara suresi, 2/177) gibi ayetlerde mü’minlerin dini ve ahlaki mesuliyetleri anlatılır.

Doğrusu, evlilik gibi önemli ve hayati bir müessesenin başlangıcı kabul edilen nişanlanma, basit bir hadise değildir. Evliliğe mani bir durum olmadıkça nişanlanma ile verilen evlenme vaadinin yerine getirilmesi gerekir. Bu özelliğiyle nişanlanma her ne kadar bir söz verme kabul edilse bile, mü’min, sözünün eridir ve sözünün senet olduğunu unutmamalıdır. Dolayısıyla tarafların birbirlerini soruşturma, inceleme, huy ve karakter uyumlarını gözlemleme safhasını, nişan öncesinde olgunlaştırmaları gerekir. Bu safhada, sosyo-hukuki bir esas olan kefaet (denklik) meselesi de gözardı edilmemelidir.

Nişan vaadi, ahlaki ve dini bir sorumluluktur. Bu yüzden, her ne kadar nişanlanma taraflara hukuken evlenme mecburiyeti yüklemese bile geçerli bir sebep olmadan meydana gelen ayrılmalarda dini ve ahlaki bakımdan tarafların manevi mesuliyeti kalkmaz. Yani hukuken olmasa bile, mağduriyetin bulunması durumunda bir kul hakkı ihlali olması sebebiyle haksız olan tarafın meşru bir gerekçesi bulunmadan böyle bir yola tevessül etmesi, örfi-ahlaki yükümlülüğünü ve Allah katındaki sorumluluğunu kaldırmaz. Belki bunun tek istisnası, müteakip dönemlerdeki olumsuzlukların artması ihtimaliyle, boşanmalarına nispeten daha ehven olmasıdır.

Nişan Mahremiyeti Kaldırmaz

İslam Hukuku’nda nişanlanma, taraflara eş statüsü kazandırmaz, dinen taraflara evliliğin verdiği beraber yaşama hak ve yetkisini vermez. Dolayısıyla evliliğe kadar nişanlılar, ileriye matuf iyi niyetli beklentilerine rağmen, mahremiyet bakımından, adeta iki yabancı gibidirler. Bu sebeple tarafların mahremiyet sınırlarına dikkat etmeleri gerekir. Yani dinimizde nişanlılık döneminde taraflar arasında örtünme, halvet hali vb dini yükümlülükler aynen devam eder. Burada dikkat edilmesi gereken husus, mahremiyet sınırına riayet edilmesi, halvet halinin bulunmaması ve İslami adaba uygun olmasıdır. Elbette kız veya erkeğin yakınları gibi başka insanların da bulunduğu durumlarda halvet hali gerçekleşmez. Bunlar dini hükümlerdir. Dini hükümler ise, içtimai şartların değişmesiyle değişmez. Nişanlılık döneminde dini hükümlere riayet etmeyenler, elbette fiillerinin dünyevi riskine de uhrevi vebaline de katlanır.

İslam Hukuku’nda özgürlük esas olmakla beraber, sınırsız da değildir. Kişi, başkalarının hakkını ihlal edemeyeceği gibi, kendi bedenini de gayrimeşru bir şekilde kullanamaz. Aksi uygulamaların dinen ve hukuken hiçbir geçerliliği yoktur. Çünkü İslam Hukuku’nda insan bedeni de emanet olarak değerlendirilir. Bu sebeple insan kendi bedeninde bile istediği gibi tasarrufta bulunamaz. “Kendimin” diyerek gayrimeşru bir şekilde vücudunu başkasına da kullandıramaz. Burası insanın özgürlük kapsamına girmez. İslam’da erkek ile namahrem hür bir kadın arasındaki mahremiyetin kalkması ve kadının kadınlığından erkeğin meşru olarak yararlanabilmesi, ancak ve ancak nikah akdiyle mümkündür.

Toplumumuzda zaman zaman nişanlılık döneminde daha ziyade nişanlılar arasında mahremiyet hükümlerinin meşrulaştırılmasına matuf olarak dini nikah kıyıldığı görülmektedir. Bilindiği gibi nikah akdi birçok dini ve hukuki hükümleri içerisinde barındıran genel bir akit niteliğindedir. Elbette dini hükmünün bir sonucu olarak mahremiyet sınırları kalkar. Bunun yanı sıra, nikah akdiyle, mehir tabiatıyla kadının hakkı olarak tahakkuk eder. Ayrıca nikah akdine bağlı olarak hısımlık, nafaka, miras, talak, iddet vb. dini ve hukuki hükümler de tabii olarak doğar. Dahası nesep, hadane, velayet gibi hususların temelini de nikah akdi oluşturur. Bu dini ve hukuki hükümler parçalanmaz bir bütündür. Başka bir anlatımla, dinen mahremiyet kalksın; ama hukuki hiçbir yükümlülük olmasın gibi bir nikah akdi düşünülemez. Zaten İslam Hukuku açısından nikah akdi yapıldıktan sonra tarafların birbirini nişanlı kabul etmelerine dinen ve hukuken imkan yoktur. (Bilmen, Kamus, 2/12)

Özellikle günümüzde Türk Medeni Kanunu resmi nikah öncesi dini nikahı yok hükmünde kabul ettiği için herhangi bir olumsuzluk durumunda dini nikah, hukuki müeyyidelerden yoksundur. Dolayısıyla taraflardan birinin mağduriyeti durumunda, mağduriyetin giderilmesi hukuken mümkün değildir. Nikahın dini hükümleri ise, tamamen kişilerin dini duygu ve vicdani sorumluluklarına bırakılmaktadır. Dini duygu ve vicdani sorumluluğu hassas olan dönemlerde ve kişilerde her ne kadar geniş ve yaygın bir problem olarak gözükmese bile dini duygu ve vicdani sorumluluğun zayıfladığı dönemlerde ve kişilerde çeşitli problemlere sebebiyet vereceğini söylemek kehanet değildir. Hele hele nişanlılığın uzun sürdüğü durumlarda çeşitli problemlerle sıklıkla karşılaşılabilir. Pratikte mağdur olan taraf da genellikle kadınlar olmaktadır. Ayrıca kadının tek taraflı nişanı bozmak istediği durumlarda erkeğin talak hakkını kullanmaması gibi çeşitli problemlere de rastlanmaktadır.

Ailelerden bile gizli dini nikah kıyılması durumunda ise, erkek ile kadın arasında irade uyumu bulunsa, şahitlik şeklen var kabul edilse bile, şahitliğin temel esprisi itibariyle ilan, asla yerine getirilmiş kabul edilemez. Bu itibarla böyle bir nikaha nikah denemez. Fıkıh kitaplarımızda şu bilgiler kayıtlıdır: İnsanlardan gizli olarak iki şahit bulunsa ve şahitlere nikahı gizlemeleri şart koşulsa, nikah in’ikad etmez. (Semarkandi, Tuhfe, 1/131) Yani, nikah yok ve geçersiz kabul edilir. Esasen bu hüküm üçüncü şahıslar açısından düşünülmüştür. Ailelerden bile gizli nikah kıyılması ise, evleviyetle bu hükme dahildir. Hele hele nikahın herhangi bir süreyle kayıtlanması, böyle bir nikahı mut’a nikahı statüsüne sokar ki, dört mezhebe göre de mut’a nikahı batıldır, hükümsüzdür. Sonuç olarak toplumumuzda resmi nikah öncesi dini nikah tasvip edilmez. Uygun olan ve tavsiye edilen, önce resmi nikahın yapılması, peşine de dini nikahın kıyılmasıdır.

Burada dini nikah ve resmi nikah ayrımına işaret etmekte fayda vardır. İslam Hukuku’na göre nikah, belli rükünleri ve rükünlere bağlı olarak belli şartları olan bir akittir. Bunun dini ya da resmi olanı diye bir ayrımdan bahsetmek mümkün değildir. Buna göre; evlenen çift veya vekilleri, iki erkek şahit ve irade beyanı yani icab ve kabul, nikahın rükünleri arasındadır. Mehir miktarının konuşulmaması Hanefi Mezhebi’nde akdin sıhhatine mani değildir. Bu durumda “mehr-i misil” gerekir. Bu minval üzere kesilen nikah akdi, ister camide, ister evde, isterse düğün salonunda gerçekleşsin, caizdir. Zaten nikah akdi esnasında imamın veya belediye başkanının bulunması nikahın ne rüknüdür, ne de şartı. Ecdadımız öteden bu yana belli İslami nasslara dayanarak, akdin yümün ve bereketi adına, nikahlarını bir din adamının önünde kesmiş ve onun hayır duasını almıştır. Zamanla bu durum bir örf ve adet olarak toplumumuza mal olmuştur.

Dolayısıyla İslam’ın künhüne vakıf olmayanların dediği veya daha doğru bir tabirle iddia ettikleri gibi, “Dini nikahı kesmeyenin nikahı yoktur.” ifadesi, fıkhi dayanağı olmayan bir sözdür. Yukarıda şartlara riayet edilerek kesilen nikah akdi belediye veya düğün salonunda da gerçekleşse, o akid, İslam Hukuku’na göre nikah akdidir ve sahihtir.

Nişan Mehre Hak Kazandırmaz

Nişan genellikle evlenme ile sona ermektedir. Ölüm de nişanın sona ermesinin diğer bir sebebidir. Bazen de tarafların karşılıklı anlaşmalarıyla, çoğu zaman ise tek taraflı irade beyanıyla nişanın bozulduğu görülmektedir. Bu durumda mehir ve hediyelerin iadesi meselesi önem arz etmektedir.

İslam aile hukukunda mehir, erkeğin evlenirken kadına verdiği veya vermeyi taahhüt ettiği para veya malı ifade eder. Mehir kadının öz malıdır ve kocanın üzerine bir borçtur. Nikah anında mehir miktarının belirlenmesi veya belirlenmemesi neticeyi değiştirmez. Mehrin belirlenmemesi durumunda bile emsal esas alınır. Tabi ki emsal uygulamasında mehrin meblağı zaman ve mekan boyutuna, şahısların sosyal statüleri ve maddi imkanlarına göre değişkenlik gösterir. Ayrıca yeni kurulacak yuvanın çeyiz türü evliliğe hazırlık mahiyetindeki masrafları da kural olarak mehir bedelinin dışında düşünülür.

İslam Hukuku’na göre nişanlanma, kadına mehir hakkını kazandırmaz. Bu sebeple nişanın bozulması durumunda, nişanlılık döneminde kadına ödenmiş olan mehrin, misli mal ise mislen, ayni mal ise aynen veya kıymetiyle geri alınabileceği hususunda mezhepler arasında görüş birliği vardır. Zira mehir, evlilik akdinin hukuki sonucudur ve kadının bunu hak etmesi evlilik sebebine dayanır. Nişanlılık, evlilik ile tamamlanmayınca kadının önceden aldığı mehir üzerinde herhangi bir hak talebi söz konusu olamaz.

Nişan Hediyeleri Hibe Hükmündedir

Detaylar farklı olsa bile, toplumumuzda yerleşik olarak nişan müessesesi çeşitli hediyeleşmeleri içerisinde barındırır. Nişan dönemindeki giysiler, takılar vb hediyeler taraflar arasında birleşmeyi, bütünleşmeyi ve kaynaşmayı sembolize eder ve daha ziyade evlenme bağını sağlamlaştırmayı gaye edinir.

Nişanın evlilikle neticelenmesi durumunda hediyelerle ilgili bir problem genelde gözükmez. Fakat nişanın çift taraflı veya tek taraflı bozulması durumunda ise hediyeler meselesinin hukuki sonuçlarının bilinmesi gerekir. İslam Hukuku’na göre, dinimizde nişanlılık döneminde tarafların birbirlerine verdikleri mehrin dışındaki eşyalar, hediye hükmünde değerlendirilir.

İslam hukukçuları arasında iki tarafın birbirine verdikleri hediyelerin geri alınıp alınamayacağı konusunda fikir ayrılığı vardır. Hanefi Mezhebi’ne göre, hediyeler hakkında hibe hükümleri uygulanır. Tabi olarak hibe ile ilgili hükümleri de ahlaken ve hukuken olmak üzere ayrı ayrı değerlendirmekte yarar vardır. Ahlaki bir prensip olarak verilen hediyeler geri istenmez. Ancak hukuken verilen hediyeler karşı tarafın elinde aynen mevcutsa, yani tüketilmemiş, başkasına devredilmemiş veya değişikliğe uğramamışsa geri alınabilir. Sadece iadesi mümkün olmayacak bir şekilde hükmen ve vasfen bir değişikliğe uğramışsa hediyeler geri alınamaz. Şafi Mezhebi’ne göre, hediyeler her halükarda geri talep edilebilir. Hediye edilen eşya karşı tarafın elinde aynen mevcutsa aynen, tüketilmişse, kıymeti geri istenir. Maliki Mezhebi’ne göre ise bu konuda nişanı kimin bozduğu dikkate alınarak hüküm verilir. Eğer nişanı bozan erkek ise, kadın tarafından hiçbir şey talep edemez. Kadın tarafına verilen hediyeler aynen mevcut olsa da olmasa da hüküm değişmez. Nişanı bozan kadın ise, erkek verdiği hediyeleri geri alabilir. Hatta tüketilmiş ise kıymetini talep edebilir.

SONUÇ

Toplumumuzda genellikle evlilik öncesinde nişanlılık dönemi bulunmaktadır. Dört mezhebe göre nişanlanma, evlenme akdi olmayıp, sadece evlenme vaadinden (söz verme) ibarettir. Başka bir anlatımla, nişanlanma hukuki anlaşma, bir sözleşme (akit) değil, ahlaki manada karşılıklı söz vermedir (vaad). Bu niteliğine bağlı olarak temel özellikleri itibariyle nişanlılık, taraflara hukuken evlilik mecburiyeti yüklemez. Bununla beraber tarafların ahlaki ve dini mesuliyetini de kaldırmaz. Ayrıca nişanlanma taraflar arasında dinen mahremiyeti kaldırmaz. Nişanlılık döneminde mahremiyetin kaldırılmasına matuf dini nikah kıyılması ise tasvip edilmez.

İslam Hukuku’na göre nişan, nikah değildir. Mehir ise nikah akdiyle alakalıdır. Bu yüzden nişan, kadına mehir hakkı kazandırmaz.

Ayrıca nişan bozulması durumunda karşılıklı verilen hediyeler, hukuken hibe statüsünde değerlendirilir. Tüketilen hediyelerin iadesi gerekmez; hediyeyi veren kişinin hediyesini geri istemesi diyaneten mahzurlu bir durum olmakla birlikte, istenildiğinde mevcut hediyelerin iadesi hukuken zorunludur.

Netice itibariyle mutlu bir yuvanın temellerinin sağlam olması için fertlerin evlilikteki ulvi gayeler açısından şuurlandırılması ve dini-ahlaki terbiyelerinin elverdiğince kusursuz yapılması özel önem arz etmektedir. Bu istikamette, günümüz şartlarında en azından nişanlılık sürecinde evliliğin psikolojik, sosyo-kültürel, ahlaki, dini ve manevi boyutlarının ele alındığı seminerler, kurslar, testler ve imtihanlar teşvik edilmeli, hatta mümkünse, evlenecek adaylarda bu müesseseye ehil olduklarını gösteren sertifikaların bulunması mecburiyeti getirilmelidir. Bu uygulamanın nihai bir çözüm olduğu söylenemese bile, aile mutluluğuna ve aile birliğine müspet katkı sağlayacağı kuvvetle muhtemeldir.


Nasıl Tepki Verirdiniz?

Beğen Beğen
3
Beğen
Mutlu Mutlu
4
Mutlu
Eğlenceli Eğlenceli
0
Eğlenceli
Üzgün Üzgün
0
Üzgün
Olamaz Olamaz
0
Olamaz
Kızgın Kızgın
0
Kızgın
Komik Komik
0
Komik
İlginç İlginç
1
İlginç

dergiCE üyeleri ne diyor?

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir