Biyolojik ve tinsel bir varlık olarak insan nedir?


insan nedir?
insan nedir?

“Biyolojik ve tinsel bir varlık olarak insan nedir?” başlığını seçmemizdeki neden insanı inşa ederken, insanın ne olduğunu bilmemiz gerektiği düşüncesinden gelmektedir. Bu başlık bize insana dair fikir verecek olsa da, insanı anlamlandırmak kesin cümleler kurmak yine de imkansız görünmektedir. Biz de bunun farkında olduğumuz için en genel çerçevede ele almaya ve tartışmaya açık hale getirmeye çalışacağız. Bu çalışmanın aslında “insan nedir?” sorusuna gönderme yaptığını belirtelim.

Biyolojik ve tinsel bir varlık olarak insan nedir? sorusu “biyolojik insan ile tinsel insan” olmak üzere iki ayrı varlık değil, sadece tanım olarak bilim ile dine hizmet etmesi açısından iki ayrı varlık alanıymış gibi görüldüğünü baştan söylemek yerinde olacaktır. Bu bağlamda da ben daha çok insana felsefik açıdan bakmayı denedim. İnsanın morfolojik özelliğinden çok evrendeki özel yerine yani diğer canlılardan farklı kılan yönüne değindim. Daha sonrasında ise insanı neden iki ayrı varlık alanıymış gibi göründüğünü açıklamaya çalıştım. Alman filozof Scheler’den faydalanarak tarihsel süreç içerisinde insanın nasıl konumlandırıldığına değinerek, bu sorunun temelinde esas olarak –kendilik bilinci- olduğuna dikkat çekmek istedim.

İnsan nedir?

İnsan, yeryüzünün en karmaşık ve en anlaşılması zor varlığıdır. İçinde yaşadığı dünyanın bir parçası olan insan, diğer canlılarla doğada aynı kaderi paylaşmaktadır. Öncelikle insanın kökensel olarak tarihine baktığımızda; Homo erectus, modern insan Homo Sapiens’in atası olarak kabul edilmektedir. Homo Erectus aynı zamanda Afrika kıtasını ilk terk eden ve oradan Asya’nın güney bölgelerine ve Avrupa’nın bazı bölgelerine yerleşen ilk insan türüdür. Evrimcilerin Homo erectus’u “ilkel” saymaktaki en önemli dayanakları ise, kafatası hacminin (900-1100 cc.) günümüz insanının ortalamasından küçüklüğü ve kalın kaş çıkıntılarıdır.

Oysa bugün de dünyada Homo Erectus’la aynı kafatası ortalamasında pek çok insan yaşamaktadır (örneğin pigmeler). Bugün de çeşitli ırklarda kaş çıkıntıları vardır (örneğin Avusturalya yerlileri Aborijinler’de). İnsanın kökensel tarihini temel aldığımızda günümüz bilimi modern insanı şu şekilde açıklamaktadır: insan, kalça kemikleri ve bacakları iki ayak üzerinde durmaya uyum sağlamış, kolları bacaklarından daha kısa, çok iyi gelişmiş olan başparmağı diğer tüm parmakları ayrı ayrı karşılayabilme olanağına sahip bir canlıdır. Bu morfolojik özellikler, ilk insandan modern insana kadar kendisini korumuştur. Yine de morfolojik açıdan sahip olunan bu özellikler söz konusu insan olunca yetersiz kalmaktadır. İnsanın varoluşu onun ne yapısı, ne üreyip çoğalması, ne de ölmesiyle sınırlandırılabilir.

İnsan, nasıl insan oldu?

Kendimizi sonu gelmeyecek bir dizi açıklamanın içinde bulmamak için, “İnsan nasıl insan oldu?” başlığı altına öncelikle biyolojik temelli bir başlık koymayı uygun gördük. Biz bu başlıkta -tahmin edildiği üzere- insanın embriyolojik sürecini değil, insanın diğer canlılarla ilgisindeki özel yerine işaret etmek istiyoruz.

Bu konuda biyolog Uexküll, “Tüm canlı varlıklar için aynı olan salt nesnel gerçekliğin var olduğunu öne sürmek dogmatizmdir.” ifadesini kullanır. Bu ifade bizim konumuzun sınırlılığı açısından önemli bir yere işaret etmektedir. Böylece her tek canlı için, monadik varlık deme fırsatını buluyoruz. Uexküll’e göre her organizmanın belli bir alıcı ve etkileyici dizgesi var, ancak insan dünyasında bu iki ilkenin de dışında ayırıcı özellik olarak “simgesel dizge” vardır.  Bu da bizi insanın nasıl olduğu noktasından, insanın diğer canlılar arasındaki özel yerine götürür. O halde insan, diğer varlıklar ile ilgisinde karşılaştırıldığı zaman gerçekliğin yeni bir boyutu içinde yaşar. İnsan artık fiziksel evrenden çıkıp, simgesel evrende de yaşamaya başlar.

Cassirer, “İnsan üstüne bir deneme” kitabında tam da bu konu ile ilgili olarak, Wolfgan Koehler’in şempanzelerle yaptığı deneyi aktarır ve bulduğu sonucu dile getirir. Koehler, şempanzelerin jestler aracılığıyla öfke, korku, üzüntü ve haz gibi duyguları dile getirdiklerini ama nesnelere özgü hiçbir anlama rastlanmadığını söyler. Bu konuda Arnold Gehlen ise, insanı hayvandan ayıran en önemli özelliğin insanın eylemde bulunması olarak açıklar. Hayvan insandan doğal güdülerinin güçlü olması sebebiyle üstün bir varlık olduğunu da belirten Gehlen, insanın tinsel (ruhsal) yapısının bu eksikliği kapattığını dile getirir. Doğal güdülere bağlı kalmayarak hareket eden insan, eylemlerini rasyonelleştirme çabasındadır. Bu bağlamda insan, varlık içinde farklı kılan yönü geçmişten geleceğe bir devamlılığa sahip olduğunun bilincinde olması, bilimi ve sanatı yaratan, kendine özgü iyilik ve kötülük kavramlarına sahip, kanunlar yapan ve bunları uygulayan gibi niteliklerle donatılmış olmasıdır diyebiliriz. O halde, insan dünyası bir anlamlandırma, bir anlam dünyasıdır.

Beden ve tinsel varlığa sahip insanın felsefik açıdan tanımı

İnsan, biyopsişik varlıktır. Yani insanın bir biosu, bir de psychesi vardır; ancak bu iki yanlılık birbirini tamamlayan bütünlüktedir. Bu bütünlüğün yüzyıllardan beri gelen bir tanım olduğunu söylemek epey güçtür. Tarihe baktığımız zaman insan, homojen yapısı ile değil heterojen yapısı ile öne çıkmaktadır. Yani tin(ruh) ve beden olarak iki ayrı varlık olarak görülmüştür. Bunun sebebini Takiyettin Mengüşoğlu İnsan Felsefesi kitabında şu şekilde açıklamaktadır: İnsan kendisini gelip geçici ölümlü bir varlık olarak görmek istemiyor. Bu konuda da kendisine yardım edecek bir inanca gereksinimi vardır. Bu dünyada ölmesi gerekiyorsa başka bir dünyada yaşaması gerekiyor. Buradaki ifadeler bilimin ya da dinin, tini ya da bedeni üstün kılma isteğini açıklar niteliktedir. Bu üstünlüğün çok kez ruha tanındığını söyleyebiliriz; çünkü ölümsüz olma isteğinin tek çıkar yolu buradan geçmektedir. “Biyolojik ve tinsel bir varlık olarak insan nedir?” başlığından iki ayrı varlık türünün incelenmesi değil, bir bütün olarak insanın incelenmesi anlaşılmalıdır.

Dinsel ve bilimsel geleneğe göre insan tanımlarının içeriklendirme konusunda farklılaştığını görmekteyiz. Tarih boyunca kendi üzerindeki bilincinin gelişip artmasıyla insan artık kendisinin kim olduğu, bu evren içerisinde yerinin ne olduğu sorularını da sormaya başlamıştır. Scheler’e göre insanın bu sorgulamaları onu birçok sonuca götürmüş, bu sonuçların etkileri de kendisini insanlık tarihi olarak ortaya koymuştur. Scheler, özellikle Yahudi ve Hristiyan geleneğine bağlı olan çevrelerin, dinsel inancın insan üzerindeki ide’si ile algılanan insan düşüncesini dile getirir.

Dinsel inancın insan üzerindeki ide’si

Tanımlanan bu ilk ide, Tanrı tarafından yaratılan bir çift insan tasarımının (Adem- Havva) insanlık üzerinde kendisi hakkında bıraktığı etkidir. Bu düşünceye göre, insan daha doğuştan günahkardır. Çünkü aklı ve özgür iradesiyle işlediği günah sonucu Tanrı tarafından cennetten çıkarılmıştır. İnsanın aklı sayesinde ulaştığı Tanrı kavramı, yine bu aklın, Tanrıyla ama temelde kendisiyle çatışması olarak belki de insanlığın yarattığı ilk mitos biçiminde ortaya çıkmış olması gerçekten çok ilginçtir. Ortaçağ filozoflarından olan Augustinus, bu konu ile ilgili olarak ruhun arındırılması fikrini savunmuştur. Bu da demek oluyor ki, günahkar olan yani maddeye bulaşmış olan yan; bedensel yandır. Ruhun bu maddesellikten arındırılması gerekir. Augustinus’un bunu söylemesinin temelinde yatan düşünce tanrıya ulaşma düşüncesidir. En üst basamakta ve aşkın olan Tanrı’ya ulaşma fikri onu bedenin kötü olduğu düşüncesine itmiştir.

İnsanlık üzerinde en çok kabul gören ikinci ide,  “Homo sapiens” ide’sidir. Yunanlıların ulaştığı bu düşünce, insanın bir “akıl varlığı” olduğudur. Aristoteles’ten Kant’a homo sapiens ide’sini kabul eden hemen hemen bütün filozoflar için insan Tanrıca bir etmendir. İşte bu etmen, kaosu kozmos’a çeviren şey ile ilkece aynıdır. Yukarıda bu kökensel tanımı önceden ele aldık.

İnsan üzerindeki üçüncü ide, naturalist, pozitivist ve daha sonra pragmatist öğretilerin kabul ettiği “homo faber” (alet yapan insan) ide’sidir. Bu düşünceye göre insan temelde hayvanlardan çok da farklı olmayan bir “içgüdü varlığı”dır. Bacon, Hume, Spencer gibi pozitivistlerin insan anlayışları, onun içgüdü varlığı olduğu yönündedir. Çalışan, konuşan, alet yapan, aklını ve mantığını ancak uğraşları ile kuran bir varlıktır insan. Özde düşünen değil yapabilen, şekil veren, üretebilendir.

İnsan için ortaya atılan dördüncü ide, onun tarih içerisindeki soysuzlaşmasına değinir. Bu görüş, evrimleşme sürecini tamamlayamayan insanın bu eksikliğini giderebilmek üzere varolmak için üretmek zorunda olduğu aletleri kullanma gereksiniminden bahseder. Evrimsel olarak genetik yapılanmasını doğa ile uyumlu hale getiremeyen insan, yok olması gereken bir canlı türüdür. Ancak bu yok oluşu o kendi tinsel yapısı ve aklı ile aşmıştır. Önceden de bahsettiğimiz konu burada daha da açıklık kazanmıştır. Doğa karşısında üstünlüğünü kurmaya çalışan ve doğayı hükmü altına almaya çalışan insan tanımı kendisini burada barındırır.

Sonuç

Biz, yeniden “İnsan nasıl insan oldu?” sorusuna dönüp buna yeni bir boyut kazandıracak olursak, bu sorunun temelde “insan nedir?” sorusu olduğunu görmüş olacağız. Bilindiği gibi bu soruyu soran, içeriklendirmesini yapan insandır. Ben bunu Horkheımer’ın “Akıl Tutulması” kavramına benzetiyorum. Akıl bazı soruların cevabını almak için aklı mahkemeye çıkarır. Biz de bu sorunun cevabını kendimizde bulmaya çalışıyoruz. O halde bu soru aslında kendilik, kendini bilme sorunudur. Bu yalnız bir merak konusu değil; insanın bir temel yükümlülüğü niteliğindedir. Aristoteles’in Metafizik kitabının girişinde de ifade ettiği gibi “Bütün insanlar doğaları gereği bilmek ister.” Burada bağımsız bir doğa kuramı veya mantıksal kuramla karşılaşmıyoruz. Sokrates’in ahlaksal dizgesinde geliştiği şekliyle “insan nedir?” sorunu kalıyor.

Böylece tüm araştırmaların yöneldiği tek evren, insanın evrenidir diyebiliriz. Sokrates’in ayırıcı özelliği yeni bir nesnel içerik değil, yeni bir etkinlik ve işlevidir. Bu düşüncede insanı, kendisine ussal bir soru sorulduğunda ussal bir yanıt verebilen varlık olarak tanımlayabiliriz. O halde yaşamın bütün yüksek biçimlerinde ‘kendini bilmek’ kesin bir buyruk, kesin bir ahlaksal ve dinsel yasa olarak onaylanmıştır. İşte bu yüzden de Descartes ‘zihin’ ya da tin terimini bilinçli, düşünen ben’e işaret etmek için kullanıyor. Yöntem Üzerine Konuşma’da ise “sayesinde benim ben olduğum bu ‘Ben'” demektedir. Ardından ‘Öyleyse ben neyim?’ sorusunu ortaya çıkarır  ve yanıt verir: “Ben kati anlamıyla yalnızca düşünen bir şeyim (res cognitans), yani ben bir ‘zihin veya zeka veya akıl veya ratioyu temsil ediyorum. Daha sonra, ‘düşüncenin’ tanımı iradi ve akli faaliyetleri içerecek şekilde genişletir. “Öyleyse ben neyim? Düşünen bir şey Bu (şey) nedir? Kuşku duyan, idrak eden, evetleyen, reddeden, isteyen ve istemeyen bir şey…”

Bu içeriği nasıl buldunuz?

Beğen Beğen
23
Beğen
Mutlu Mutlu
9
Mutlu
Eğlenceli Eğlenceli
7
Eğlenceli
Üzgün Üzgün
0
Üzgün
Olamaz Olamaz
0
Olamaz
Kızgın Kızgın
0
Kızgın
Komik Komik
1
Komik
İlginç İlginç
5
İlginç
Canan Sönmez
Hacettepe Üniversitesi Felsefe bölümü mezunuyum. Şuan Gazi Üniversitesi Türk-İslam Felsefesi alanında yüksek lisans eğitimine devam etmekteyim. Çalışma alanım; siyaset, etik, ontoloji ve dahası gelecek...

Yorumlar 0

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İçerik Türünü Seçin
Kişilik Testi
Kişilik Hakkında Testler
Test
Cevaplamalı Testler
Anket
Oylamalı Seçenekler
Yazı
Biçimlendirilmiş Metinler
Puanlamalı Liste
Puanlamalı Liste
Video
Youtube, Vimeo, Vine vs
Ses/Müzik
Soundcloud, Mixcloud
Resim
GIF veya Resim